Kuşatılmışlık Duygusu Bir Vehimden mi İbaret?

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Nerden baksan yüz yıla yakın bir zamandan beri başta siyasi ve askeri olmak üzere birçok alanda ittifak ilişkisi içinde olduğumuz batı dünyasının, Türkiye üzerinde artık saklamaya, gizlemeye dahi lüzum görmeksizin açıkça ortaya koyduğu düşmanlık, ülkeyi yönetenlerde ister istemez küresel sistemin bir kuşatması ile karşı karşıya olduğumuz endişesini oluşturuyor. 
Türkiye'nin PKK'ya karşı verdiği mücadelede bugüne kadar sergiledikleri ikiyüzlü tutum başta olmak üzere, 15 Temmuz ihanet kalkışmasını bir türlü darbe girişimi olarak kabul etmemeleri, dolayısı ile bu ihanetin faillerine kucak açıp koruma sağlamaları, iç işlerimize pervasızca burunlarını sokarken, kendi seçim kampanyalarını Türkiye ve İslam düşmanlığı üzerine bina etmeleri vs. haklı olarak bu düşünceyi pekiştirmekte, hatta perçinlemektedir.   
Hele stratejik ortak ABD'nin, bütün feveranlarımıza hiçbir şekilde aldırış etmeksizin PYD'ye binlerce tır dolusu ağır silahı hem de parasız pulsuz vermesi, kuşatılmışlık duygusu oluşturmaktan öteye, yöneticisinden sıradan vatandaşına kadar herkeste büyük bir öfkeye yol açmaktadır ki, bu haydut devletin aylar süren bombardımanla enkaz yığınına çevirerek DEAŞ'tan özgürleştirdiği(!) Rakka'daki gösterilerden sonra PYD ile PKK'nın aynı şey olmadığı mavalına inanacak adam bulması artık imkansızdır.  
Söz konusu kaygı ve öfkenin, ülkeyi yönetenlerde nasıl duygusal tepkilere neden olduğunu, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin aldığı referandum kararına gösterdiği reaksiyonun üzerinden bir ay bile geçmeden görmüş olduk. Arkasında ABD ve İsrail'in olduğu zannıyla ölçüsüz bir tepki verilen referandumun ne ABD, ne İsrail, ne de Avrupa tarafından desteklenmediği kısa sürede anlaşıldı. Ama yapılan öfke dolu ve insaftan uzak açıklamalar hem Kuzey Irak'ta, hem de kendi Kürt vatandaşlarımız arasında onarılması çok kolay olmayacak kırgınlıklara yol açtı.  
Bağırıp çağırmayı marifet zanneden bizim dışişleri, bu yolla bir kısım vatandaşın milli duygularını okşayarak belki de günü kurtarmış oldu ama diplomasi denen şey bu olmasa gerekti. Büyük ağabey konumunuzla merkezi Bağdat hükümeti ve Bölgesel Yönetim arasında hakemlik yapabilecek durumda iken bir anda İran maşası olmaktan başka rolü olmayan Irak hükümeti ile aynı noktaya düşmemiz nasıl izah edilebilir.         
Türkiye'nin Barzani'ye yönelik her sözünün asıl hedefi gerçi ABD idi ve ancak İran- Irak'la işbirliği yapılarak bu saldırı püskürtülebilir diye düşünüldüğü muhakkak, lakin daha dün Başika'dan dolayı Türkiye'ye savaş açmaktan söz ederek, tehditler savuran bu acem kuklası İbadi'ye güvenilerek, artık her şeyi göze almış görünen bu ABD azgınlığına nasıl karşı durulabilir, doğrusu anlamak zor.
Neyse olan oldu, şimdi iki kuşak öncesinin Nakşi-Halidi şeyhi olduğu bilinen Barzani ailesinin Yahudi olduğunu söyleyebilecek kadar gözünü karartmış sözüm ona iktidar yanlısı medya başta olmak üzere herkes, oyuna geldiğini itiraf edememenin de sıkıntısıyla lafı eveleyip gevelemeye başladı. Barzani'den sonra yerine gelecek kişi ile hemen ilişkiye geçilmesi gerektiği, Erbil'in yeniden kazanılmasından başka yol olmadığı gibi manevralarla, içine girilen kapandan kurtulmanın yolları aranıyor.  
Geçtiğimiz günlerde PKK'nın uzun süredir ara verdiği o kalabalık saldırılarından sonuncusunu Şemdinli'de gerçekleştirmesiyle, Afrin, Sincar ve Kandil'e bir kara harekatı  yapılmasından başka çıkar yol olmadığı yazılıp çiziliyor. Hadi diyelim Rusya, Batının kendisine uyguladığı ambargo nedeniyle bizimle de ilişkileri bozmamak için Afrin konusunda ikna edilebilir veya yapacağımız bir oldubittiye göz yumabilir. Peki, ama İran ve Irak'la askeri işbirliği yapmadan Sincar ve Kandil'e bir kara harekâtı mümkün mü? ABD tarafından köşeye sıkıştırılmasına rağmen İran'ın Türkiye'ye PKK'yı Kandil'den tamamen söküp atacağı bir destek vermesini beklemek ham hayaldir. İran böyle bir destek vermeden de buraya bir harekat yapılamaz, ancak bugüne kadar olduğu gibi gider, havadan taşları döver geliriz. 
Referandum konusunda bizimle birlikte hareket ediyor gibi görünen İran, böylece Kuzey Irak'ta kendisi için en büyük engel olan Barzani'den kurtulurken, KYB ve Goran gibi kendi güdümündeki partilerin de önünü açmış oldu ki, bu saatten sonra Mesut Barzani ile zor ama bir şekilde onun partisi olan KDP'nin toparlanması sağlanarak ilişkiler tamir edilemezse, bundan sonra bu bölgedeki komşumuz da İran olacaktır. 
Belki Devlet Bahçeli, Barzani ile komşu olmaktansa içlerinde Türkmenler’in de yer aldığı Haşdi Şabi ile komşu olmayı tercih edebilir ama Türkiye için bunun ne anlama geldiğini Suriye iç savaşı boyunca görememişsek, durum vahim demektir.  
Osmanlı’nın dağılmasıyla ümmet coğrafyasında kurulan ulus devletlerin derdimize derman olmak şöyle dursun, bütün dertlerimizin kaynağı olduğu ortada iken, Barzani'nin bölge dışı güçlerin oyuncağı olmaktan başka çaresi olmayacak bir küçük ulus devletçik daha kurma düşüncesi asla kabul edilemezdi. Türkiye'ye düşen, bu referandumun kendisini tasfiye ederek o bölgeyi İran, ya da PKK'ya açmak için kurulmuş bir tuzak olduğuna Barzani'yi ikna etmekti. Her fırsatta binlerce yıllık devlet aklıyla hareket ettiğini söyleyen Türkiye, doksan yıllık cumhuriyet aklı ve onun bölünme paranoyasından kurtulamadığı için bunu ne kendisi görebildi, ne de muhatabına anlatabildi. 
Retçi, inkarcı ve asimilasyoncu dönemin geride kaldığını defalarca açıklamış, Kürtler için de Türkler için de sorunun kardeşlik temelinde çözümünden başka yol olmadığını ısrarla dile getirmiş, bunun için büyük bedeller ödemiş bir iktidarın, bir anda MHP'den de daha fazla milliyetçilik çizgisine savrulmasını, yazının başında sözünü ettiğimiz küresel kuşatma ile dahi açıklamak zordur.