Yaratılış mı? Tesadüf mü?

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Dinden çıkma sonucunu doğuracak inanç ve görüşleri savunma eylemine kelam ilminde "ilhad" denir. Bu terim, Allah'ın varlığı veya birliğini, dini temel hükümlerini inkar etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek veya uyandırmak, dini kuralları hafife almak manasında da kullanılır. Bu duruma düşenlere "mülhid" denir.
İnsanlık tarihi boyunca bunun pek çok örnekleri vardır. Allah'ı inkar edip kendilerini Tanrı yerine koyan Firavun ve Nemrut gibi hükümdarlardan alın da aya, yıldızlara, ateşe veya farklı putlara tapan kavimlere kadar her birinin birleştikleri nokta inkar ve küfürdür.
Cahiliyye döneminde yaratıcıya iman konusunu pek ciddiye almayan, yeryüzündeki hadiselerin dehr (mutlak zaman) adı verilen başka bir amilin etkisi altında geliştiğini savunan sapkınlar vardı. Herşeyin tesadüfle oluştuğunu savunurlardı.
Emevilerin son ve Abbasilerin ilk devirlerinde bu tür zındıklar, sapıklar çoğaldı. Bunların bazıları, maskelerini çıkartıp hakiki hüviyetleriyle meydana çıktılar. Bunlar, devrin alimleriyle çetin münazaralara girişirlerdi. Kendilerine ve fikirlerinin yayılmasına engel gördükleri İslam bilginleriyle ilmi tartışma yapabilmek için her yola başvururlardı.
İmam-ı Azam Abu Hanife devrinde de Dehriyyun denilen metaryalistler/ateistler, halkın inancını bozmaya çalışmakta ve Müslümanlar arasında dinsizlik propagandası yapmaktaydılar.
İmam-ı Azam, her türlü görüş sahipleri ve mezhep salikleriyle tartışmaktan çekinmezdi. Onların samimi veya art niyetli sorularını dikkatle dinler ve sabırla cevaplandırırdı. Onun bu hoşgörülü tutumundan yararlanarak devrinin metaryalistleri (dehriler), bir defasında ilmi tartışma yapmak için ziyaretine gelmişlerdi.
İmam-ı Azam, onlara sormuş:
-Söyleyin bakalım, istediğiniz nedir? 
Dehrilerden biri söze başlamış:
-Ey imam, biz biliriz ki İslami konularda sen bir ummansın. Sorularımıza ancak sen cevap verebilirsin. Bizler, ilmi araştırmalarımız sonucunda alemin bir yaratıcısının olmadığı, kainatın da bir yöneticisinin bulunmadığı sonucuna vardık.
-Öyleyse bu kainat nasıl ortaya çıkmış?
-Tamamen tesadüf sonucu…
-Kainatta meydana gelen olaylar, burada bulunan düzen ve intizam da mı?
-O da tesadüf sonucu…
Ebu Hanife, bu kadar inkarcı bir grupla tartışmanın fayda vermeyeceğini düşünerek bu tartışmayı kendi mekanlarında yapmayı teklif etmiş. Onlar da memnuniyetle kabul etmişler. Bir hafta sonra öğle namazını müteakip onların mekanında buluşmak üzere anlaşmışlar.
Kararlaştırılan günde Ebu Hanife, Dicle'nin öte yakasında bulunan Dehrilerle buluşmak üzere yola çıkmış. Ancak kasten bir saat geç varmış. Bunu fırsat bilen Dehriler, İmam-ı Azam'a tepki göstermişler:
-Hocam, Müslüman sözünde durmalı, vaad ettiği zamanda gelmelidir. Öyle değil mi?
İmam-ı Azam da böyle bir cevap bekliyormuş. Başlamış konuşmaya:
-Tam zamanında gelecektim ama Dicle ırmağına kuvvetli bir sel gelmiş. Irmağın üzerindeki asma köprüyü götürmüş. Biraz bekledim. Sonra iri iri ağaçlar geldi. Sıra sıra dizildiler. Ardından kalaslar geldi. Onlar da ağaçların üzerine yerleştiler. Ben de uzun süre bunları izledim. Herşey yerli yerine konup köprü kurulduktan sonra üzerine basarak geçip geldim.
Dehriler, anlatılanları büyük bir şaşkınlıkla dinletikten sonra:
-Olmaz öyle şey… Akla, mantığa aykırı diye itiraz ettiler.
İmam-ı Azam, beklediği cevabı bulmuştur.
-Basit bir köprünün bile tesadüfen olamayacağını söylüyorsunuz da şu koskoca kainatınız değişik halleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla, denizleriyle, uzaydaki binlerce gezegeniyle uçsuz bucaksız evrenin yaratıcısız, ustasız olarak tesadüfen meydana gelip ayakta durduğunu nasıl iddia edebiliyorsunuz?
Bu tartışma sonunda dehriler, ikna oldular mı, bilinmez. Ama yaratıcıyı inkar edip herşeyin tesadüfle oluştuğunu ileri sürenlerin ne kadar gülünç duruma düştükleri ortadadır.