SON OLMAYACAK AMA SONU BELİRLEYECEK SEÇİM

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

AK Parti'nin gerçek anlamda iktidar olmaya başladığı 2007 yılından bugüne kadar yerel-genel seçimler ve referandumlar dahil, on kez sandık başına gittik. Yapılan bu seçimlerin her birinin memleketin geleceği açısından bir dönüm noktası olduğuna, her birinin vesayetçi düzeni zayıflattığına kuşku yoktu. Ama defalarca tam zirveye ulaştığımızı zannettiğimiz ve son bir gayretle aştığımızda arkasında bir tepe, sonra bir başkası, adeta matruşka gibi iç içe geçmiş bitmek bilmeyen bir vesayet zinciri ile karşılaştık.    

Bu uzun yolda biraz yorgunluktan ama daha fazla da şımarıklıktan dolayı yaşanan yol kazası diyebileceğimiz 7 Haziran 2015 seçimlerini ve sonrasını hatırlayalım. O günlerde bir koalisyon hükümetinin kurulması için küresel sistem ve içimizdeki tüm uzantıları nasıl çırpınmışlardı. Kamplaşma, kutuplaşma edebiyatı ile toplumsal barışın kurulabilmesi için koalisyonu bulunmaz bir fırsat gibi sunarak bir ellerinde havuç gösterirken, uzlaşma olmaması halinde iç savaşın kapıda olduğu şeklindeki tehditlerle diğer ellerindeki sopayı sallayıp durdukları günleri unutmamak gerek.

Ne diyorlardı? "Bir restorasyon hükümeti kurulmalı." Peki, neyin restorasyonu? AK Partili yıllar boyunca bozulan, aşınan, örselenen vesayet düzeninin restorasyonu. Yani köhnemiş sömürü düzenini yeniden güçlendirip, tahkim edecekleri bir koalisyon hükümeti. Üstelik bunu da AK Parti’nin ortağı olduğu hükümete yaptıracak, yani eline küreği verip kendi mezarını kendisine kazdıracaklardı. Peki, o günlerde "sarayda o diktatör" oturmasa idi bu koalisyonu önleyecek bir güç var mıydı?    

Birileri yine Tayyip Erdoğan güzellemesi yaptığımı söyleyecektir ama kim ne derse desin, yeni Türkiye'nin kurucu ve devrimci lideridir o. Üstelik bu devrimi zor kullanarak, baskı ve şiddetle, insanlara acı çektirerek değil, on beş yılda zamana yayarak, toplumsal bir dönüşüm sağlayarak yapmış, adeta toplumu yeniden inşa etmiştir. Sessiz devrim denilmesi de zaten bundan dolayıdır. 

Hatırlayın, 2002'den beri her Salı günü yaptığı grup konuşmalarını. "Hiç kimse la yüs'el, kimse hesap sorulamaz değil, milletin üstünde hiç bir güç tanımam"  haykırışlarını. Hepsi adrese teslim konuşmalardı. O günlerde darbe planları yapanlar bunu  gizleme ihtiyacı duymuyor, hatta özellikle bunu hissettirmek için Menderes'in darağacında sallanan fotoğrafları eşliğinde, korkutarak kendisini teslim almaya çalışıyorlardı. Ama o her bir vesile ile önce parti grubundaki arkadaşlarına moral vermiş, onları cesaretlendirmiş, partisinin dik durmasını sağlamış, tarihin tekerrür etmesinin önüne geçmiştir.

Hafızayı beşer nisyan ile malüldür. O nedenle bugünden bakıldığında her şeyin çok kolay olduğu, bugünlere çok rahat gelinmiş olduğu düşünülebilir, ama hiç öyle değil. Oligarşik bürokrasinin MGK, YAŞ benzeri toplantılarını, adeta siyasetçiyi terbiye etmek için icat edilmiş o bitmek tükenmek bilmeyen törenleri hatırlayalım. O günkü yapısı asker ağırlıklı olan MGK toplantılarında yumruğunu masaya vurarak irtica nutukları atanları susturduğu bir şehir efsanesi değildir. Zira bunlar medyaya yansımış, bugüne kadar bir yalanlama da yapılmamıştır. Eğer o toplantılarda en küçük bir zayıflık göstermiş olsa idi Türkiye bugünleri görebilir miydi? 

Bundan yirmi sene öncesinde üç-dört milyon Suriyeli ve Iraklı mülteciyi bu toplumun içinde barındırmak, yüz yıldır beyni ulusçuluk propagandası ile şartlandırılmış millete bunu kabul ettirebilmek olacak şey miydi? Buna dayanacak ekonomik gücümüz olsa bile, zihinlerimize örülen psikolojik duvarlar nedeniyle böyle bir şey mümkün müydü? Üstelik o mültecilerin içinde toplumda infiale yol açacak davranışlar sergileyen birçok arsız hırsız olduğu, aralarına sızan Esed'in adamlarının özellikle toplumu ajite etmelerine rağmen ciddi hiçbir sosyal soruna yol açmadan, kendilerine neredeyse artık vatandaşlık verilmesinin konuşulur hale gelmesi bir devrim değil de nedir?

Bunda Tayyip Erdoğan'ın bütün konuşmalarında yaptığı ensar-muhacir vurgusunun belirleyici bir rol oynadığını kim inkar edebilir? Yüz yıldır maruz bırakıldığımız kültürel asimilasyonla unutturulmaya çalışılan, sadece İmam Hatip çevrelerinde içi de doldurulamadan kullanılan bu tür İslami kavramaların yeniden hayat bulması, hayatımızın bir parçası haline gelmesi kendiliğinden mi olmuştur? Bu bir devrim değilse devrim nasıl bir şeydir?

Zekeriya Beyaz gibi sadece adı beyaz karanlık adamların dekanlığını yaptığı İlahiyat Fakültelerinde bile başörtüsünün yasak olduğu bir Türkiye'nin üzerinden kaç yıl geçti ki, bugün ilkokullardan kamu kurumlarına kadar bu sorun adeta hiç yaşanmamış hale geldi? Bir liderin toplumu nasıl değiştirebildiğinin, dönüştürebildiğinin mücessem halidir Tayyip Erdoğan. Yedi düvelin kılıcıyla kalemiyle, atıyla itiyle üzerine saldırmaları bundandır. 

O yüzden 16 Nisan'da yapılacak referandumda bir kez daha her türlü kırgınlığı, kızgınlığı unutmak zorundayız. Tamam, AK Parti'ye şu veya bu nedenle kızıyor olabilirsiniz. İktidar çevrelerinden kimilerinin haksız kazançlar temin etmiş olduklarını düşünüyor, hatta görüyor, biliyor da olabilirsiniz. Liyakat, ehliyet, adalet gibi kavramların dillerden düşürülmediği halde çok yerde bunların kenarından dahi geçilmediği düşünebilir, Hz. Ömer'in adaletinin sadece bir retorik olarak, bir belagat malzemesi olarak kullanılmasından artık gına getirmiş olabilirsiniz.

Yine mesela FETÖ ile mücadelede gereken hassasiyet gösterilmediği için bu yapıyla hiçbir ilginiz yokken çok büyük mağduriyetler yaşamış olabilir, bunun da sorumlusu olarak siyasi iktidarı görerek AK Parti'ye, hatta Cumhurbaşkanına kızıyor da olabilirsiniz. Hatta ve hatta hayatının hiçbir aşamasında omurgalı olamamış, FETÖ başarılı olsa idi o zaman da bir numaralı fetöcü olarak karşımıza çıkabilecek kadar kıvrak, her gün sağa sola yuvarlanmaktan kenarı köşesi kalmamış adamların bugün en kahraman FETÖ düşmanı, en hızlı AK Parti'li kesilmelerinden tiksinti duyuyor da olabilirsiniz.

Ne yapalım ki yirmi milyonu aşkın bir kitlenin içinde her türlü mahlukat var işte. Biz fotoğrafın tamamına bakmak, hayır çıkması durumunda nelerin olabileceğini düşünmek zorundayız. Herkes adı gibi bilsin ki bugün "hayır da çıksa değişen hiçbir şey olmayacak" diyen Kılıçdaroğlu'nun, sandıktan hayır çıkması halinde, 16 Nisan akşamı yapacağı ilk açıklama, Cumhurbaşkanı’nın da Başbakan’ın da istifasını istemek olacaktır.

Şimdi diyebilirsiniz ki, daha önceki seçimlerde de benzer sözler söylenmiş ve siz de "tamam bu sefer de veririm, ama şunlar şunlar değişmezse bir daha asla" demiş olabilir ve değişmesini istediğiniz o şeylerin hiçbirinin milim değişmediğini görüyor da olabilirsiniz. Ama bu defa başka, hakikaten başka... Zaten evet demekle AK Parti'ye oy vermiş olmuyorsunuz. Öyle olsaydı MHP, BBP neden evet desin di. Bu defa ki bir parti meselesi değil, bir memleket meselesi, hatta bütün bir ümmetin meselesi. 

İktidar partisine kızanlar, intikamını referandumdan sonra yapılacak ilk seçime saklasın ve bir kez daha, son kez daha bağrına taş basarak evet desin. "Evet" diyerek bu millete yüz elli yıldır koyun muamelesi yapan batılılarla, evetçi MHP'lilere bozkoyun, AK Partililere de akkoyun diyen, akılları sıra milleti aşağılayan batıcıları da, fetöcüleri de sandığa gömelim, sonraki seçimde oyunu isteyen istediği yere versin.