Yakın Coğrafyamız, Gönül Coğrafyamız

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

İnsan hayatının zaman ve mekan diye iki zemin üzerine oturduğunu söylesek yanlış bir yargıda bulunmuş olur muyuz?
Şu bir hakikat ki dünya, kuruluşundan bu güne nice kavimlere tanıklık etti. Pek çok milleti sırtında taşıdı sonra bıraktı.
Hal-i hazırda var olan/olmayan milletlerin durumlarıyla ilgili bilgilere tarih ve coğrafya aracılıyla ulaşıyoruz.
Tarih, zaman; coğrafya, mekan bilgi kaynağımız.
Tarih geçmişteki olayları yer ve zaman bildirerek sebep ve sonuç ilişkisi içinde açıklayan bir bilim dalı.
Tarihteki olaylar olmuş, bitmiş, geçmiş olduğundan üzerlerine deney ve gözlem yapılamaz ancak eserleri, kalıntıları, izleri, belgeleri hala geride kaldığı için gerçekliği konusunda şüpheye yer yoktur.
Coğrafya, dünyanın fiziki yönüne bakan bir bilim dalı.
Yer/mekan ve insanlar arası ilişkiler coğrafyanın konusunu teşkil eder. Ülkelerin sınırları, denizleri, nehirleri, gölleri, illeri… hakkında bilgi bu kaynaktan gelir.
Ülkemizin en kuzeyinde Kofcaz (Kırklereli), en güneyinde de Yayladağı(Hatay) ilçesi, en batısında Gökçeada(Çanakkale), en doğusunda da Aralık(Iğdır) ilçesi bulunmaktadır.
Coğrafya, işte böyle sadece belli sınırlardan, 7 bölgeden, 81 vilayetten, 957 ilçeden ibaret değildir.
Coğrafya, dağlardan, denizlerden, göllerden, sebze ve meyvelerden ibaret de değildir.
Altı asırlık geçmişi ile üç kıta, yedi denize hükmetmiş bir ecdadın torunları olarak mevcut sınırlarımız elbet tamam ama bir de gönül coğrafyamızın sınırları var. Oralarda bize bakıp duruyorlar.
Ülkemiz artık kendini beş yakın coğrafya (Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya, Afrika ve Orta Asya) ile yakından ilgilenme zorunda hissediyor.
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bir konuşmasında anlatıyor:
Medine'de Orta Asya'dan gelen 90'lı yaşlarda bir kadının 15 Temmuz sonrası torununa üzerinde bulunan bütün paraları vererek "al bu paraları, Ravza-ı Mutahhara civarında ve Kabe yakınında bekleyen/çalışan fakirlere hemen  dağıt, darbeciler eğer başarılı olsalardı halimiz nice olurdu"der.
Gönül sınırları zorluyor.
Türkiye'nin bu coğrafyalarla tarihi ve manevi bağları var, oralara yer altı ve üstü kaynaklarını sömürmeye gitmiyor, dertlerini paylaşmaya, sıkıntılarını çözmeye; gönüllerini fethetmeye gidiyor.
Şair Abdurrahim Karakoç ne güzel der:
Ellerin yurdunda çiçek açarken
Bizim ile kar geliyor gardaşım
Bu hududu kimler çizmiş gönlüme
Dar geliyor, dar geliyor gardaşım.
Evet, biz kendi içimizdeki hainlerle mücadele ederken  gönül coğrafyamızda olup-bitenlere bigane kalmıyoruz. Gücümüz nisbetinde her yerde varız çok şükür.
Güçlü bir Türkiye ne Batı'nın,  ne Doğu'nun  ne de ABD'nin  işine gelir. Bunu biliyoruz. Terör ve ekonomik kıskacın altına bunun için almak istiyorlar.
Ne yapsalar boş.
Arslan kükredi bir kere.
Ecdadımızın hükmettiği topraklarda adalet, din ve dil özgürlüğü vardı. Batı devletlerinin sömürgesine giren nice ülkelerde şimdi eski din, dil ve kültürlerinden eser yok.
Nasıl olsun ki?
Okulda sömürgeci devletin dili, evde yerel dil. Çocukla anne-baba arasında dil çatışması başlıyor. Gazetelere yansıyor bu tür ülkelerin devlet başkanları bile kendi dillerini unutmuş resmi toplantılarda kendi dili yerine dayatılan dili konuşuyor.
Yiğit düştüğü yerden kalkıyor.
ABD durumdan vazife çıkararak binlerce kilometre öteden gelmiş, Rusya Suriye'nin daveti üzerine diyerek Ortadoğu'ya çöreklenmiş. İran ise mezhepsel kaygılarla orada. Türkiye ise tarihin doğal seyrine uygun olarak bölgede "muktedir ve müşfik güç özelliğiyle oyun kurucu. Fırat'ın doğusunda da batısında da PKK/PYD ve DAEŞ'e dünyayı dar edecek inşallah.
Türkiye,  Balkanlar, Kafkasya, Afrika ve Orta Asya'da varlığını hissettirmekte ve sömürgecilerin korkulu rüyası olmaktadır.
Cumhurbaşkanımızın yoğun ve yorucu yakın coğrafya ziyaretlerini "dostlar alışverişte görsün" kaabilinden mi sanırsınız?