Kitabı Kuma Görmek

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Kitap, kültür ve bilgi kaynağıdır. Herkesin dönüp dolaşıp başvurduğu, kimseye danışamadığı konuları bile çekinmeden öğrenebildiği en yakın dosttur. Seven için böyle.
Sevmeyen için kitap ve kağıt, ortamı kirleten çöp ve döküntüden ibarettir. Odalarda öncelikle temizlenip atılacak materyallerdir. Çok mu abartıyorum? Hiç de değil. Çevremde bu tür örneklere de rastladım.
Dört beş yıl önce bana geçmiş olsun ziyareti için gelen bir aile, kitaplığı incelediler. Bu kadar kitabı ne yapıyorsun böyle diye sordular. Ben de fırsat buldukça okuduğumu söyledim. Bazan bunlar da yetmiyor, çalıştığım konularla ilgili yeni eserler alıyorum dedim. Diğer odada da bu kadar kitaplık olduğunu anlattım. Özel bir çalışma odam olmadığı için yatak odamda da, mutfak masasında da pek çok kitap bulunduğunu da ifşa ettim.
Misafirler, bu kitap kalabalığına ve dağınıklığına anlam veremediler. Eşime, bu kadar dağınıklığa nasıl tahammül ettiğini sordular. O da bundan şikayetçi olmadığını söyledi. Misafirlerden biri, sinirli vaziyette "Ben bu kadar dağınıklığa tahammül edemem. Ortalıkta, masalarda gördüğüm kitap defteri derhal pencereden fırlatırdım" dedi.
Bu söz, beni yaraladı. Zira söyleyen bayan, cahil bir kadın değildi. Emekli bir öğretmendi. Yıllarca öğrencilerine okumayı öğütleyen birisidir sanıyorum. O böyle düşünürse diğer kadınlar nasıl düşünür? Aklımın sınırlarını zorluyorum, mantıklı bir cevap bulamıyorum.
Misafirlerin, özellikle birinin tepkisinden sonra bana hoşgörüyle davranan eşime daha çok saygı duymaya başladım. O değerlendirmeye rağmen bunların marjinal düzeyde olduklarını düşünüyorum.
Pek çok üniversite hocası, kitapların arasında sabahlıyorlar. Araştırmaya daldıkları zaman akşam olmuş, gece olmuş fark edemiyorlar. Mesela Sahih-i Müslim adlı eseri tercüme eden Mehmet Sofuoğlu, okumaya başlayınca eve gitmeyi bile unutturmuş. Eşi ve çocukları gelip fakültedeki odasından onu alıp eve götürürlermiş. Aile, hocanın bu halinden hiç de şikayetçi olmazmış.
Kitaplara dalıp evini, çocuklarını, eşini ihmal eden ilim adamlarından az çok şikayetler olduğunu da biliyoruz. Mesela Çorumlu alim ve son müderris Kürt Hacı Mustafa Efendi de kitap mütalaa etmeye başladığında dış dünya ile alakasını kesermiş. Hanımı, bir gün yeni elbiseler giyip biraz süslenerek hocanın önünden geçmiş. Hoca, hiç fark etmemiş. Birkaç kere tekrarlamış, hocadan hiçbir tepki alamamış. Sonra arkasına dolanıp hocaya sarılmış. Hoca, o kadar dalmış ki kimin sarıldığını fark etmemiş. Avazı çıktığı kadar bağırmış: "Hatun! Çabuk yetiş. Bana bir kadın tasallut ediyor" diye. Hanımın gülüşünü duyunca fark etmiş kim olduğunu.
Aslında bu derece kendisini ilme verenlerden başka da ilim adamı çıkmıyor. Rütbesi ne kadar yüksek olsa da dünyada veya ülkemizde iz bırakan birileri yetişmiyor.
Kürt Hoca'nın hanımı, kocasının kitaplarını kıskanıyor ama onları kuma olarak değerlendirmiyor. Kocalarının kitaplarını kuma olarak gören pek çok kadın var. Bunu özel sohbetlerimizde de fark ediyoruz. Ama bunun en bariz örneğini yine tarihte buluyoruz.
Tabiin dönemi alimlerinden Muhammed b. Şihap ez.Zühri de kitaplar arasında sabahlarmış. Onu yatağında bekleyen eşi, bu halden çok şikayetçiymiş. Eşini soranlara da "Vallahi şu kitaplar, bana üç kumadan daha ağır geliyor" diye dert yanıyormuş.
Görülüyor ki kitabı kuma görmek, yeni bir olay değil. Her dönemde bu ve benzeri örneklere rastlamak mümkün.
Burada bir de öz eleştiri yapmak lazım; kitaba ve ilme değer verirken eşimizi, aile efradımızı da ihmal etmemeliyiz. Şikayete, kavgalara kadar varan serzenişlere sebep olmamalıyız. Kadınlar da eşlerinin kötü yolda olması yerine kitaplarının başında, evinde ve eşinin yanı başında olmasından mutlu olmalıdır. Kitapları kuma gibi görmemelidir.