Hatırlama ve Duyarlılık

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Yürüyüş için çıktığım yolun ucu yine Kültür Park'a ulaştı. Artık buraya  en azından her akşam uğrayıp, çevresini bir kaç kez dolaşmadan edemiyorum. Bu yeşil çevre, benim için günün belli saatlerinde, bir süre yürüyüş etkinliğinde bulunabileceğim bir yaşam (spor) sahası halini aldı. Güzel, canlı ve bir ağaçlık bir mahalde bulunduğumun her defasında farkına vararak seviniyorum. Yürürken temiz havayı teneffüs ederek, çevredeki insanlarla selamlaşmak, konuşmak var. Ayrıca, doğal yaşamın göstergeleri olan ağaçların, çiçeklerin, çimenlerin büyüyüşünü fark etmek,  kuşları, köpekleri görmek, yaşayışlarına tanık olmak insana yaşamın diğer unsurlarıyla bütünleşme imkanı sunuyor.
Yürüyen yoruluyor. Bir banka ya da bir ağacın gölgesine oturuyorsun.
Bazan hareket etmeden de yoruluverir ya insan. Durmak, dinlenmek, bir ağaca yaslanıp ferahlanmak ister. Hayattandır bu da.
*
Oturdum önceki sene dikilen bir çınarın dibine. Bunun yeşilliği, gölgesi, rüzgarda çıkardığı ses, dallanıp hızlı büyümesi, kuşları dallarında barındırması hoşuma gidiyor. 
Çevre kalabalık, hareketli. Piknik yapan aileler, arkadaş grupları var. Yakınlardan bülbül sesi geliyor ince ince. Dokunaklı bir ses. İçli bir bülbül sesi bu, insanın yüreğine dokunuyor. Kulaklarım sadece onun sesinde. Uzaktan bir ses daha geliyor. Mükerrem Kemertaş'ın olmalı uzun hava okuyan sesi. Ara ara işitiyorum. Kulaklarımın fazlasıyla aşinası olduğu bir Erzurum veya Erzincan türküsü, ağıt havasında.. Rahmetli babamın da dilinden düşürmediği ezgiydi. Tekrar eder eder gözyaşlarını silerdi her hüzünlenişinde. "Baba bugün ......var .  Sen ağlama oğul, sen... ben ağlayayım.." Türküye bülbül de eşlik ediyor besbelli.
 Milli şairimiz Mehmet Akif'i hatırlıyorum, rahmetlinin "Bülbül" şiirinden bazı ifadeler dilimde: 
"Eşin var, aşiyanın var..
Sus ey bülbül..."
Milli Mücadele dönemi. İzmir işgal edilmiş. Bursa işgal edilmiş.
Akif, dertli. Akif, Anadolu yollarında. Milletimizle konuşuyor.
 Bülbül ile dertleşen bir milli şair. Yürekli bir şair. İradeli bir insan. Kahraman bir aydın. Çalışkan bir vatansever. Akılcı, fedakar, mütevazi, adil, metanetli, ilim sevdalısı. Tembellik ve cehalet düşmanı.
Seni eserlerini anlamak istiyorum hakkıyla. 
*
Çınar gölgesi de hoş. Söğüt gölgesine benziyor.
Çorum'da yaz havası ilginç bir karaktere sahip. Günün farklı saatlerinde değişik hava durumlarını yaşamak mümkün. Sabah serin, öğle sıcak, ikindi sonundan akşama değin esintili, gece ise bahar ılıklığı söz konusu olur. Bu haliyle Çorum iklimi kara ikliminin kısa dönemli hızlı geçişlerine sahiptir. Neticede coğrafyamızın havasıyla hayatın farklı temalara, duyarlılıklara ve etkilere açık gidişatı arasında şaşırtıcı bir benzerlik var.
Elimin üzerinde karınca  dolaşıyor… Geziyor, aranıyor. Yuvasını, arkadaşlarını, işini arıyor ihtimal ki. 
Daldaki bülbül ötüşünü sürdürüyor. Karınca ve bülbül.
Bu varlıkların hali  çalışkanlık ile ilgili hatıraları çağrıştırıyor..
Tuhaf bir öykü halindeki bir anlatı canlanıyor hafızamda. Gelişigüzelliğin öyküsü gibi. Nasrettin Hoca fıkraları kadar kısa. Ancak nüktesiz. Olay örgüsü yok. Kurmacanın oluşturduğu  anlam katmanları da bulunmuyor metinde. Fakat, canlı, yaşanmışlığıyla taze. Kavrayış bilgeliğiyle nakletme becerisi var anlatıda. Semboller ile anlatımın süslenişi dikkate değer.
Bir yaşlının on  yıl kadar  evvel bir şadırvandaki sesi yankılanıyor kulaklarımda.
Sahil şehirlerinden birindeydi.
Bastonunu yere vura vura konuşuyordu:
"......Yatıp durma oğlum, kalk çalış, diyorum sadece..
Ama adam, benden bekliyor herşeyi, kırkını geçti, yerinden kımıldamıyor..
Cevap da vermiyor söylediğine. Dut yemiş bülbül misali..
Oysa. Dili bülbül.. 
Faydası yok o dilin. O aklın fikrin.. Oyun kağıtlarını alıyormuş eline. Aklı fikri onlardaymış. Oyun ayrı hayat ayrı, bunu anlamıyor. Fal hastası olmuş herhalde. Fal bakıyormuş; onları karıyor,  karıştırıyor, çocuklarıyla oynuyormuş. Onları alıştırıyor tebbelliğe. Her adımını fala göre atacak yakında. Karnını doyururmu, evini geçindirir mi  kağıt helalinden? Söyleyince geveze oluyoruz .
Ötekiler çalışıyor, küçük tembel çıktı. Zeki aslında, anlayışlı da,  kullansa aklını. Uyanık, kargayı bülbül diye satar istese. Tabii ben istemem öylesini. Hesabı, her hesabı bir solukta kafasından yapıyor. Eli yatkın işe.. Tuttuğunu koparır da, elini işe kullansa.. Bu haliyle kafesteki bülbül kanaatimce, aslan gibi babayiğit ama. Sana vereyim on paraya o gövdeyi.  Oyuna bağladı aklını. Gövdesini de yer minderine bağladı urganla.
Ben ne yapayım, yetmişimi geçtim, bastonsuz eve gidemiyorum."
Gökte süzülen uçurtma düşüyor yakınıma.
 Bülbülün sesi kesiliyor. Uçarken kanat çırpışına takılıyor gözlerim.
Akif, bir duyarlılık abidesi. Şadırvanda konuşan baba da duyarlı. Kemertaş'ın seslendirdiği türkü de bir hassasiyetin ezgili ifadesi. Bizim insanımız böyle, derinlikli bir duyarlılığa sahiptir daima.
Kalkıyorum; hatırlayış halinden hareket haline geçiyorum..
Hayatın gelişigüzelliğine doğru yürüyorum. Yaşamak, adım adım; anarak, düşünerek, hissederek, algılayıp kavrayarak gerçekleşiyor bu alemde. Hatırlamalar duyarlılıkları besliyor.
Hayır olsun her işimizin sonu deyip başlıyorum adımlamaya.