Yolboyu

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Yolumuz Konya'ya düştü geçen hafta. Gidiş ve dönüş olmak üzere beşer saatlik iki kez yolculuk yaptık. Yolboyunca gördüklerimizi, duyduklarımızı, yaşadıklarımızı, hatırladıklarımızı değerlendirdik içten içe. Yol, kişiyi iç aleminde de harete davet ediyor bir bakıma.
Yolculuklar, bir az da insanın kendi halinde kalması, zihnen ve kalben seyahat etmesi değil midir?
*
Konya bir üniversite şehri.
Konya'ya öğrenci olan oğlumuzu  ziyarete gittik, bir hafta kalıp döndük.
Yol izlenimleriyle dolu zihnim. Aklıma geldiği haliyle anlatıyorum. Çorum'dan itibaren dikkatimizi toplayıp çevreye bakıyoruz. Çünkü, çok fazla yola çıkan bir aile değiliz, senede bir, iki kere. Yollar değişti, genişledi çok şükür. Trafik işaretleri yerli yerinde, işimizi kolaylaştırıyor. Yanımızdan geçen  özel arabalarda genelde iki ya da üç kişi görünüyor. Yollar bakımlı ve dolu. Çoğunluğu yeni olan arabalar çok hızlı.
*
Konya, ovaya hakim. Selçuklu ve Osmanlı şehri. Bu geçmişinin üzerinde büyüyen, kendini yenileyen  modern bir şehir.
Konya'nın yolları, caddeleri uzun ve geniş. Bazılarında bisiklet yolları da var. Büyük ve hareketli bir şehirde olduğumuzu tekrar tekrar anlıyoruz.
Konya'yı imkanlar ölçüsünde gezdik. Hava oldukça sıcaktı. Gündüz çarşısını pazarını fazla dolaşma imkanımız olmadı bu nedenle. Sadece kapalı mekanları tercih ettik. Alışveriş merkezleri ile marketler rahat yerlerdi. Ticaret canlı. Genelde uzakdoğu ürünleri tezgahların bir çoğunda. Bu modern çarşılarda dolaşırken , dünyanın ekonomik bakımdan gidişatını düşündüm. Kalkınmakta olan ülkelerin iktisadi yaşamı "bakkal - mağaza"nın sembolize ettiği ekonomik hareketlilikten "market-alışveriş merkezi"nin temsil ettiği bir ekonomik özelliğe dönüştü son otuz kırk yılda. Bakkal ekonomisinden market, avm ekonomisine geçiş yaptı dünya geçen yüzyılda. Dünya ekonomik sisteminin değişimi. Bu durum, çeşitlilikle birlikte farklı bir sistematiği ( mesela servis, garanti, rekabet, süreklilik gibi..) de getirdi. Dünya ölçekli ticaret hayatındaki bu dönüşüm yaşamın bir çok alanını da etkiledi. Artık modern şehirlerdeki hayatın önemli bir bölümü market-alışveriş merkezleri odaklı olarak şekilleniyor özellikle büyük kentlerde. Demokratik sistemin karma-liberal ekonomik anlayışla örtüşük biçimde  dünya çapında benimsenmişliğinin zihni alt yapısı buradan kaynaklanıyor sanırım.
*
Mevlana Celalettin Rumi Konya'da. Türbesini-müzeyi ziyaret ettik. Türbe, insana ölümü, huzuru, yaşarken temiz ve diri kalmayı hatırlatıyor her haliyle. Çatının altındaki kabirlerle çevredeki mezarlık insana düşünce ve duyarlılık pencereleri açıyor; canlılık, ruh, nefes, ahiret, iman, ölüm, hayat, şehir, tarih, kültür, inanç, terbiye, hak, hukuk, ahlak, kardeşlik, aile.. Mevlana müzesinin çevresi genişletilmiş. O alanı ziyaret ederken, rahat rahat oturabileceğim, dinlenebileceğim, yakınımdakilerle sohbet edebileceğim, o ortamın ilham ettiklerini düşünüp kavrayabileceğim ferah mekanları arayıp bulamadım vaktin darlığı ve kenti tanıyan bir kişinin yanımızda yokluğu sebebiyle. Vardır tabii öylesi güzel ve rahat yerler.
Bir şehir nasıl gezilir?
Bir şehri hakkıyla tanımak için neler yapılmalı?
Dönüş sonrası bu ve benzer soruları düşünüyorum.
Mesela, hangi şehri özellikle hangi mevsimde, hangi araçla, neresinden başlayarak, ne kadar zaman ayırarak gezmek lazım?
Şehirleri keşfetmek için zamana ihtiyaç var. Çünkü, her şehir binlerce özelliği, ayrıntısı olan farklı bir alem. Şehirleri tanıtan rehber niteliğindeki yazılı ve görsel malzemeleri de temin etmek gerek.
*
Müze çevresi akşamları kalabalık ve canlı. Milli irade, demokrasi, bağımsızlık, milli birlik ve beraberlik anlayışı dillerde. Ellerde bayrağımız. Gözler ışıl ışıl. Canlılık, coşku, her yaştaki insanı buluşturan hareketlilik, kaynaşma,  kolkola yürüyüş..
İnsanları ve milletleri diri tutan, daha güzel bir geleceği hazırlamasına imkan veren bu çeşit nitelikli heyecanlardır, ülkülerdir diye düşünüyorum. Demokratik hayatın, bağışıklığın güçlenmesi bu özellikteki duygu ve düşünce yoğunlaşmalarıyla, birikimleriyle imkanlarını artırır. Milli irade anlayışımız toplumumuzun  idrakine yerleşmiş durumda. Demokratik bilinç milli -kültürel bir doku özeliği kazandı ulusal hayatımızda.
*
Konya, ova şehir. Büyüdükçe çevredeki tepelere doğru  açılıyor. Yanılmıyorsam Beyşehir yolunda,   Meram çıkışında başlayan yüksek bir tepedeki çay bahçesinde oturma imkanı bulduk. Şehri  kuşbakışı seyredince dümdüz bir alanda sükunete ermiş bir şehir izlenimi uyanıyor insanda. Şehir yeşillendirilmiş, özellikle çevre tepelerin çıplağından bakışımızı Konya' ya döndürdüğümüzde gözlerimiz yeşile doyuyor. Kent, bir tarım kenti. Kulu'dan Konya'ya varınca kadar yaklaşık yüz kilometrelik güzergah var. Burası dümdüz tarlalardan, elektrikle su çekilen kuyuların bulunduğu, son derece büyük, ekili tarlalardan oluşan tarım alanı.
Tarlalarda insanları çalışırken görüyorum. İnsanın topraktaki mesaisi bütün uygarlıkların ortak özelliği. Ekmek, o alınterinin ürünü. Bu nedenle değerlidir alınteri.
*
Evet. Trafik hayattır. Dikkat!
Yol, hayatın tıpatıp benzeri. Ortak alandır farklı nitelikteki araçlarla her an paylaşılan  hızlı akış dahilinde. Şehirden çıkıp yola düşünce şehirle kırsal alan arasındaki farklar da belirginleşiyor arabanın camlarından bakıldığında. Bir yanda durgunluk ve onun bağrında süratli gidiş. Yanından hızla geçenler, senin geride bıraktıkların.. Aynalar. Normalde görünenin dışında üç aynayla mekana değişik boyutlarla bakma.
Trafik, hız, dikkat, tedbir, temkin.
Kırıkkale Kulu arası yol geniş ve tenha. Kırıkkale rafinerisinin yanından geçiyoruz. Petrol, modern hayatın cansuyu. Elektriksiz ve petrolsüz modern hayat düşünülemez. Arazi engebeli oluğu için bu durum insanı daha dikkatli olmaya mecbur ediyor. Hayattaki zorluklar da insanı uyanık olmaya zorlar ya.
Kulu'dan Konya yoluna çıkıyoruz. Konya yolu dümdüz.
Yolun düzlüğü, kolaylık ve güvenlikli  algısıyla gevşetiyor arabayı süreni. Bunu tecrübe ederek yol alıyoruz.
Anadolu'nun önemli ovalarından biri olan Konya'nın engin düzlüklerine bakarken insanın gönlü huzurla doluyor. O ovanın ortasından geçen kalem gibi yolda saatlerce güneşin altında  yol almak kişide dalgınlıkla beraber sonsuzluk vehmi uyandırıyor. Dolasıyla insanın dikkati dağılıyor. Trafik ve dikkatli-tedbirli olmak. Bu düzlük göze ayrı bir yorgunluk, kişiye gevşeklik veriyor sanki. Elindeki direksiyona dokunmanın bile gereksizliği geliyor bazan insanın aklına. Oysa, hız sınırında bile trafik akışındaki otomobilin kontrolünü her an kaybetmek mümkün.
*
Dönüyoruz şehrimize. 
Yol, yolculuk yoruyor insanı. Ancak gerekli. Hayatın akışı için, renkliliği için lazım. Dünyayı görmek, insanları yaşarken görmek ve tanımak için lazım bu. Yolculuk, suyun akışı gibi insan yaşamında. Su akmalı, çünkü akarsa ulaşır insana ve toprağa, insan da gezmeli dünya alemi. Yolboyu edindiğim kanaat bu.