Bir Yangının Külleri

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Eşyaların ve insanların kavrulduğu bir mevsimde…
Sıcakların ülkemizin üzerinde gezdiği bir zamanda…
İnsanın aklına çeşitli sorular ve ızdıraplar geliyor.
Dünya hayatının rahat ve keyfini çıkaranların heveslerini kursaklarında bırakan nice olaylar ve hadiseler vardır.
Kendi iç dünyamızda kopan fırtınalar…
Dış alemde yaşanan hadiseler…
İnsan bu ikilemler içinde zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana ulaşmanın meşakkatleri ile yuvarlanıp gitmektedir.
Hayatın her alanında yaşanan bu yangın ve fırtınalar geçmişte de vardı, bundan sonra da olacaktır.
Ya hanımınız hastadır veya beyiniz felç geçirmiştir.
Komşunuz kaza yapmıştır.
Çocuğunuz bu yılda üniversiteyi kazanamamıştır.
Okulu bitiren çocuğunuz işini bulamamıştır.
Yıllardır öğretmen olduğu halde atanamayan gençlerimiz.
Ya siz iktidardan memnun değilsinizdir ya da iktidar sizden…
Hayat böyle sıkıntılar içinde gelir-geçer.
Mukabele görmeme elemleri çekersiniz.
Bu asır da bu haller oldukça yaygındır.
Anne ve babasını ihmal edip kendi hayat döngüsü ile yaşayanlar…
Çocuklarına gerekli şefkat, ilgi ve merhameti noksan bırakan anne ve babalar…
Eskiden bizim memlekette imkanları yerinde bir Ahmet Ağa varmış.
Evinin orta direği sayılan hanımı gerek nazdan, gerekse hayat şartlarından olsa gerek hastalık bahanesi ile Ahmet Ağa'yı ihmal edermiş.
Hizmetçiler ve işçileri bol olan Ahmet Ağa'nın hanesi gayet geniştir.
Oğulları, kızları ve torunları…
Bu haller arasında Ahmet Efendi bir türlü arzu ettiği huzurlu ortamı bir türlü kuramamış.
Sonra bunu cami avlusunda hep beraber olduğu arkadaşlarına anlatmış.
"Söyleyin ağalar, bana bir akıl verin" demiş.
Her biri çeşitli görüşler ileri sürmüşler.
En sonunda şu karara varmışlar:
"Ahmet Efendi yaşında müsait sayılır, olmazsa sana bir hanım daha alalım" demişler.
Bu görüş Ahmet Ağa'nın da hoşuna gitmiş.
Neyse araştırmalar başlamış.
Şöyle ve böyle derken güzel ve görgülü bir hanım bulmuşlar Ahmet Efendi'ye…
Ev ahalisine bu mesele duyurulmuş.
Bu mesele oğulları, kızları ve hanımı tarafından pek hoş karşılanmasa da Ahmet Efendi bu hanımı haremine katmış.
Bu defa kıskançlık ve bazı hissi sebeplerden dolayı Ahmet Ağa'nın eski hanımı artık yersiz bazı huylarının aksine beyine yakın ilgi ve alakasını ziyadeleştirmeye başlamış.
Ahmet Ağa'nın morali kısmen yerine gelmiş.
Eski hanımı ihmallerinin ve beyine karşı ilgisizliğin neticesi acı olmuş ama geriye dönüşü zor bir yola bir defa girilmiştir.
Zaman ve günler böyle geçerken yavaş yavaş kıskançlığın neticeleri su yüzüne çıkmaya başlamış.
Eski hanımı, Fatma hanım ile yeni hanım Hatice hanım arasında önce yan tavırlı yaklaşımlar daha sonra fiili kavga ve saç baş yolmalara kadar gitmiş.
Bu haller geniş aile fertleri tarafından endişe ve hüzünlü hallerin yaşanmasına vesile olmuş.
Bu durumlar komşular, daha sonra akrabalar arasında bile konuşulur hale gelmiş.
Bu durumu Ahmet Efendi'ye pek sezdirmemeye çalışsalar da artık bu yaşanan tatsızlıklar iyice duyulur ve konuşulur hale gelmiş.
Ondan sonra Ahmet Ağa aile meclisini toplamış ve:
"Bakın oğullarım, kızlarım ve torunlarım ve hanımlarım!
Biz bir aileyiz. Hanım anneniz hasta ve biraz bitkin olduğu için ben bir hanım anne daha aldım.
Bu da Fatma anneniz gibi annenizdir.
Annenize gösterdiğiniz saygı ve seviyi ona da göstermenizi isterim.
Alah'a şükür halimiz vaktimiz yerindedir.
Bağlarımız ve bahçelerimiz, tahıl tarlalarımız ile bolluk ve bereket içinde yüzmekteyiz.
Namazlarımızı ve şükrümüzü yerine getirerek huzurlu bir hayatı bana çok görmeyin, artık bu tartışma kavgaların bitmesini istiyorum, Allah'ın verdiği nimetler hepimize yeter."
Bu konuşmadan sonra aile huzuru kısmen yerine gelir.
Bu arada Hatice hanımdan ikiz çocuk dünyaya gelir.
Aile gittikçe kalabalıklaşır.
Fakat eski yaşanan haller tekrar yaşanmaya başlar.
Bu arada cami avlusundaki sohbetlerde Ahmet Ağa'nın bu halleri konuşulmaya başlanır.
Arkadaşlarından biri sorar:
"Ahmet Ağa ne var ne yok, ikinci evlilik nasıl gidiyor?"
"Siz benim başıma işler açtınız, valla ağalar huzurum kaçtı.
Ben evden çıkınca hanımlar saç baş birbirine giriyorlar.
Çocuklar yeni hanıma karşı tavır almaya başladılar.
Fatma hanım canlandı, ne hastalığı kaldı ne de tembelliği...
Velhasıl tadımız kalmadı."
Bu hale üzülen arkadaşları Ahmet Efendiyi teselli ederler.
Bu defa sabah namazlarına vaktinde ve ezan okunduktan sonra gelen Ahmet Ağa daha ezan okunmadan önce cami avlusuna gelip oturur.
Cami imamının dikkatini çeker ve sorar:
"Ahmet Efendi neden erkenden gelmeye başladın. Bu kış ve zemheride hastalanırsın, ezandan sonra gelsen iyi olur, avluda üşürsün"
Ahmet Ağa derinden bir iç ahhhh çeker ve:
"Ah hoca efendi bu zemheri ne ki?
Bizim hanımlar arasındaki zeheri bunun yanın da hiç kalır" der.
İşte Ahmet Ağa'nın geçmişte yaşadığı haller…
Dünya hayatı böyledir.
Bir üzüm yedirir, bin elem çektirir.
Bir yangının külleri böyle meydana gelir.
İster zengin olun ister fakir…
Bu haller yaşanılan hayat safhalarımızdır.
Hayatın lezzetleri Salih bir iman ve onun tezahürleri olan hayat levhalarımızdır.
Yoksa imandan noksan hayatlarda binlerce elem izleri vardır.
Zehirli bala bezeyen lezzetler hem dünya hem de ahiretimizin mahvına sebebiyet verir.
Dünya ise bütün debdebesine rağmen cennet hayatına nisbeten bir zindan hükmündedir.