Su uyur, düşman uyumaz!

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

İnsan yaşadıkça neler görüyor, neler işitiyor. Benim gibi 75 yaşında olanlar ve daha yaşlılar olarak yaşadığımız müddet içinde nelere şahit olduk, neler duyduk, dinledik. 
Benim yaşımda olanlar için kundaklarımız savaş yılları içinde bağlanmış. Sıkıntılı yıllarda ailelerimize artı bir olmuşuz. Çocukluğumuzda giyeceklerimiz hep daha önce kullanılmış bir giyeceğin bozulup bizim bedenimize göre tekrar dikilmesiyle sağlandı. Babalar dar kazançla ailenin geçimini sağlamak için gece gündüz demeden çalıştılar ve nefislerinden çok fedakârlıklar yaparak bizleri hayatta tuttular.   
Analarımız yokluk içinde ev idaresindeki maharetleriyle evlerde kurulu el tezgâhlarında pamuktan yünden büktükleri ipliklerle dokuduklarıyla bizleri giydirdiler. Ottan, uğradan, sudan  (yoktan) aş yapabilme becerileriyle kazan kaynatıp bizleri doyurdular. Aç ve açık bırakmadılar. Kendileri yıllarca aynı elbiseleri giydiler. Yaşlılar bir kaba pazenden, gençler bir incecik basma kumaştan yeni bir elbise giyebildiklerinde bayram ettiler.  Büyüklerimiz belki de çoğu zaman yemediler fakat bizlere sofra kurdular. Bizim çocukluğumuzun mutfağında yaşı ve kurusuyla doğa bahşişi madımak, ebegümeci (soğukluk), yemlik otu, pancar  yaprağı (pancarpezisi) bulunabildiği müddetçe şükürle yenilen yemeklerdi. 
Zayıf bir tarım toplumuyduk. Evlerimizde bir iki koyunumuz vardı. Bağlarımızdan yiyecek elde ettiğimiz gibi çöpünü dahi değerlendirdiğimiz yakacağımızın da bir kısmını sağlıyorduk. Pazar günleri İlice, Ayarık,İbrahim Çayırı, Kapaklı ve diğer bağların yollarında insanlarımız karıncalar gibi gidip gelirlerdi. Giderken ellerinde yiyecek bohçaları gelirken mevsime göre bağım bereketi şehre taşınırdı. 
Bahçeli evlerimizde kümeslerimizde üç beş tavuk eksik olmazdı. Sonbaharda çarşıya sürü sürü hindiler getirilirdi. Şehirliler köylerden gelen bu "annesi güzel kendi çirkinlerden" bir iki tane alıp evlerinde biraz besledikten sonra aileye ziyafet olarak kesip pişirirlerdi. Ah bu gençler nereden bilsinler (benim annesi güzel kendi çirkin) sözümün ne olduğunu. Bizim çocukluğumuzda evimize bir şenlik getiren bir iki hindiyi misafir ettiğimiz günlerde bahçemizde gezişlerini seyrederken "culu-culu" diye bağırttırmak ve bir tavus gibi kanatlarını açtırmak, bütün tüylerini kabarttırmak için " Annesi güzel kendi çirkin- Kabaramadı- Kabaramadı- Kel fatmaaa" diye üç beş defa ezgili şekilde söylerdik. Bizim sözlerimize karşılık verir gibi bu hayvancağızlar, ibiklerini uzatırlar,  alabildikleri kadar nefeslenirler ve bütün güçleriyle tüylerini kabartırlardı. Arkasından "gulu-gulular-culu- çulular" çekerler ve yavaş yavaş sönerlerdi. Bizim bu eğlencemizi annelerimiz " aman uçuracaksınız!" diye çoğu zaman azarla bastırırlardı. Uzun uzadıya uçamasalar bile ne de olsa kanatlı kuştular…
Bizim buzdolabımız yoktu. Çamaşır, bulaşık makinelerimiz yoktu. Nasıl olsundu ki, böyle şeyler hem var mıdır yok mudur bilmiyorduk bilsek bile elektriğimiz yoktu. Aydınlanmamız gaz lambalarıyla idi.  Ev içinde akan suyumuz da yoktu. Çoğu evimizde su ihtiyacı, sokak çeşmesinden kalaylı helkeler, güğümler ve toprak testilerle getirilip karşılanırdı. Bizim çocukluğumuzda kağıt içinde sarılı şekerin adı fantezi şekerdi. Halkın hediyelik ve bayramlık ikramı lokum, nane şekeriyle azı akide, çoğu elvan (boyalı) şekerdi. 
Koca vilayette bir Valinin taksisi vardı. Belediye Başkanının ve Hastane başhekiminin faytonları ve piyasada ticari taksi olarak bir elin parmak sayısını bulmayan sayıda (taksi) kaptıkaçtılar vardı. Gerisi fayton ve at arabası. Hastaneden mezarlığa cenaze taşıyan tek atlı üstü tahta kaplamalı bir cenaze arabası ve Belediyenin iki atın çektiği ahşap kasalı mezbahadan kasaplara et çeken kırmızı boyalı et arabası. Samsun'dan Çorum'a yük taşıyan ve durağı Velipaşa Hanı olan Şoförünün adı Temel olan üç tonluk bir kamyon. Yolcularını Çerikli istasyonuna kadar götürüp dönen adı Çorum postası olan bir otobüs yavrusu. 
Çorum çarşısı çok renkli bir şehirdi. Çarşılarımızda her sınıftan zanaatkârlarımız vardı. Dikiciler, Saraçlar, Semerciler, Demirciler, Bakırcılar, Kalaycılar, Mutaflar, Leblebiciler. Terziler, Manifaturacılar, Kuyumcular, Berberler, Sebzeciler, Kahveciler, Arabacılar, Kiremitçiler, Hızarcılar,  Saatçiler, Fotoğrafçılar, Ayakkabı tamircileri-Eskiciler- Ayakkabı boyacıları…  
1940 lı yıllar dünya için zor yıllar olduğu gibi Türkiye'miz için de zor yaşanan yıllardı. O yılların çocuğu olarak şimdi düşünüyorum da: çocukken mutsuz ve umutsuz değildik. Fakat fakirliğimizin farkında idik.
Ben ne yazmak istiyordum, neler yazdım. Kalemimin dizginini zapt edemedim. Hatıralar selinin önünü kesmek de istemedim. Bu bir iç boşaltması oldu. Yazmak istediğimi şimdi özet olarak yazmak zorundayım. 75 yıl içinde 1960 darbesinden başlayıp 2016'ya kadar altı yedi darbe veya kalkışma ile yüz yüze geldik. Demokrasimiz hep patlak top oldu. Kötü niyetli, millet ve memleket düşmanları yüzünden 75 yılda ulaşmış olmamız gereken milletçe kalkınma ve refah seviyesine ulaşamadık. İnsanımızın eğitim ve ülkemizin üretim kapasitesini ve kalitesini yükseltemedik. Hep yarın daha iyi olacak diye sabır gösterdik. İnşallah dedik. Yönetici kadrolar, demokrasimizi yürütmekle, gözetmekle, korumakla görevli olanlar ne yazık ki bize vadettiklerini, görevlerini ve söylediklerini tam olarak yerine getiremediler. 
2016 yılına geldik. Darbeler devri bitti dedik, diyorduk ki,  yine bir çetenin mensupları milletin hayatına memleketin haysiyetine leke kondurdular. Geçmişte darbecilerin bir tabanı ve öne çıkardıkları gerekçeleri olurdu. Bu defa böyle öne sürülen bir gerekçe de göremedik. Şimdi bu hain darbecilerin hedefi ne olabilir, diye düşünüyorum. Memleketi iç savaşa sürükleyen bir kaos ortamı yaratmak hedefiyle yapıldığını görüyorum. Böyle bir duruma düşmediğimiz için de Allah'a şükrediyorum.
Demokrasiye ve vatanına sahip çıkan vatandaşlardan oluşan bir devlete sahip olmak bahtiyarlığımız. Bu ucuz atlattığımız beladan sonra, 76 milyon olarak her bir ferdimiz bize bizden başka dost olmadığını ve suların uyuyacağını düşmanın uyumayacağını bir daha aklımızdan çıkarmamamız gerektiğini her gün bir kere tekrar etmeliyiz. Darbeler, ihtilaller gül suyu ile değil kan ile oluyor. Vatanımız ve demokrasimiz için can verenlere rahmet, milletin ağız tadını bozan, huzurumuza ve geleceğimize kastedenlere lanet.               
Olup bitenler karşısında hâlâ aklı başına gelmeyenler varsa söylenecek söz : Uyan ey milletim gafletten uyan! Toprağına, Bayrağına, Cumhuriyetine, Demokrasine sahip çıkmaya devam et.  Kardeşini sev. Komşunu sev. Maskeli yılanlara, millet-memleket düşmanlarının yalanlarına kanma. Hepimiz yüce Türk milletinin fert fert sahibi ve aziz vatanımızın bekçisi olmaya devam edelim. 
Söylenecek çok söz ve yazılacak çok şey var. "Gaflet, dalalet ve hıyanet içinde" olanların her zaman olacağını ve düşmanlarımızla elbirliği edebileceklerini, memleketini ve milletini seven uyanık yöneticilerin unutmaması dileklerimle.