Bir Şehidin Hayat Hikayesi

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Hayatın bir çok hikayeleri vardı.
Hatta insanlar adedince…
Bu bir şehidin acıklı hikayesi…
Yüreklerin taaa derinden yandığı anların acısı idi bu…
İsmail, Kara Harp Okulu’nu şeref ile bitirmişti.
Görev yeri Beytüşşebap ilçesi idi.
Çocukları yine memleketinde kalmıştı.
Eşi ve çocukları gözünde tütüyordu.
Dağları ve taşları mekan edinmişti.
Askerlik hayatı başarılar ile dolu idi.
Sevilen ve sayılan bir komutandı.
Hasretlik iştiyakını telefonlar gidermeye çalışıyordu.
Ülkenin bir bölümündeki bu dertler onu da kahrediyordu.
Kendi bünyemizden çıkan caniler ile savaşmak mecburiyetinde kalıyorlardı.
Nasıl olur?
Bir insan kendi vatanının askerine nasıl silah sıkar?
Bu duygular kafasında cirit atıyordu.
Üsteğmen rütbesine yeni yükselmişti.
Geceleri ve gündüzleri birbirine karışmıştı.
Geçmiş siyasilerin hata ve yanlışlarını bugünün insanları çekiyordu.
Bir devriye esnasında kırlarda koyunlarını otlatan bir çobana rastladı.
Çoban imanlı ve vatan sevgisi ile dolu biri idi.
Onun namazını bitirmesini bekledi komutan.
Duadan sonra tebessüm etti.
"Merhaba komutanım"
"Merhaba"
"Nasılsınız?
"İşte görüyorsunuz"
"Allah kolaylık versin"
"Valla kolayını falan aramıyoruz, yeter ki bu millet ülkemizin üzerinden atılsın yeter."
"Komutanım bu sadece bugünün işi değil.
Bu yılların biriktirdiği bir gerçek"
Komutan bu çobanın dünyası sadece çobanlık ile ilgili bir şey değil, "iyice bir dinleyeyim" diyerek silahına dayandı ve yanına oturdu.
"Ne demek istedin anlayamadım?"
Bu işin bir çok söze ihtiyacı var, ben sizi bu cahilliğim ile meşgul etmeyeyim komutanım?
"Yok estağfurullah"
"Düşüncelerinizi dinlemek isterim"
Komutan Asteğmene emir vererek bölüğe istirahat vermesini emretti.
Çoban söze başladı:
"Ben lafı eğip bükmeyi sevmem komutanım.
Ben Risale-i Nurları okuyorum.
Yani, Bediüzzaman'ın eserlerini.
O kitapların müellifi Beytüşşeb'a da gelmiş gençliğinde.
Bu yörede sevilen ve sayılan bir İslam alimidir. Bizi bir üniversite tahsilinden ziyade bir konuma getiren bir müelliftir.
Altı bin sayfa risaleleri vardır.
Günümüzün bir çok sorunlarına Kur-an'dan yorumlar getirmiştir.
Çocuk yaşta o günün bütün ilimlerini ezberlemiş, altı ayda ise bunun tekrarını yapmıştır.
Dünyanın ve ülkemizin üst seviyede bir insanıdır.
Bu beldelerin noksanlığını o günlerde fark etmiş. Van'da, Diyarbakır'da, Bitlis'te din ilimleri ile fen ilimlerinin okutulacağı üniversiteler yapılmasını devletten talep etmiş.
Sonunda ilk üniversitenin temeli Van'da atılmış, fakat birinci cihan harbi çıkınca talebeleri ile emrinde beş bin kişilik Milas Alayı ile, Ruslar ile savaşmış ve esir düşmüştür. Rusya'da üç yıla yakın esaretten sonra, Rus ihtilalinden yaralanarak firar etmiş, Almanya yolu ile İstanbul'a gelmiş, orada ordu adına "Darul Hikmeti İslamiye" adı ile anılan Dünya Müslümanlarının sorularına çareler getiren bir dini müessesede görev yapmış. İngilizlerin İstanbul'u işgaline karşı çıkmış, "Kuva-i Milliye"ye destek vermiştir.
Başını ağrıtmayayım komutanım?
"Yok estağfurullah, bunları yeni duyuyorum, ben Said Nursi'yi Kürtçü olarak biliyordum."
Hayır komutanım.
O ne Türkçüdür, nede ırkçı.
O tam bir vatanperverdir.
Bu kahramanlığını bilen Ankara hükümeti onu ısrar ile Ankara'ya çağırmışlar, fakat o "Ben siper arkasında mücadele etmek istemiyorum" diyerek ilk teklifleri kabul etmemiş, fakat araya hatırlı dostları olan milletvekillerinin ısrarından sonra Ankara'ya gelmiş, mecliste, devlet başkanlarına yapılan karşılama ile taltif edilmiştir.
Burada milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname hazırlayıp dağıttırmış, bu beyannamede; milletvekillerinin ekserisinin namaz kılmadığını, bu muzafferiyetin bir şükür ile mukabele görmesini, şarkın ayağa kaldırıldığını, onların fıtratına uyun bir cereyan verilmesi gerektiğini, dinin oralarda canlı tutulmasını, eğer bu yapılmaz ise neticelerinin korkunç olacağını dile getirmiş.
İşte böyle komutanım.
Ankara'daki idarecilere Van'da bir üniversite kurulması teklif etmiş, iki yüz milletvekilinden yüz almış üçü bunu kabul etmiş fakat medreseler kapandığı zaman bu teşebbüste geri kalmış.
Van'a dönen Bediüzzaman'ı buradan sürgüne göndermişler, yıllarca göz hapsi ve zindanlarda hayatını çürütmüşler, ama o bu şartlar içinde Risale-i Nurları kaleme almış, elle çoğaltılan bu risaleler ülke, hatta dünyaya yayılmış.
İşte doğunun bugün yaşadığı anarşinin temel kaynağı bu komutanım.
Risale-i Nurlar olmasa idi bugün doğuda bu bela daha korkunç olacaktı.
1977'de Molla Mustafa Barzani "Kürtçülükte muvaffak olmak istiyorsanız yirmi Türk askeri öldürmektense bir nurcu öldürün davanıza daha iyi muvaffak olursunuz" demişti. Bunu o günkü Günaydın Gazetesi manşetten vermişti.
İşte böyle komutanım, başını ağrıttım, kusura bakma.
Ama bunlar bilinmeden bu illetin üstesinden gelmek mümkün değil."
Üsteğmen bunları yeni duyuyordu.
Çobana daha fazla bir şey söylemedi.
Yalnız bu zatın kitaplarının yanında olup olmadığını sordu.
Kendisine birkaç tane kitabı hediye etti.
Ve moladan sonra bölük hareket etti.
Kısa aralıklar ile istirahatlerde komutan bu eserleri okumaya başladı.
İlk okuduğu eser Meyve Risalesi idi.
Hakikaten bu eser tam bir tiryak gibi geldi komutana.
Okudukça stresleri dağılıyor, dünyası değişiyordu.
Küçük sözleri okuduğu zaman ise ibadet ihtiyacı hissetmeye başladı komutan.
Namaz kılan çavuştan ibadete ait bilgiler ve kitaplar aldı.
Ve namaza başladı.
Bu tavrı çevresinde komutanları ve astları tarafından dikkat ile karşılandı.
Komutanları bu hallerinden vazgeçmesi için çeşitli telkinlerde bulundular.
Gizlice onu tebrik eden arkadaşları da oldu.
Operasyonlar devam ediyordu.
Şiddetli çatışma başladı.
Sekiz asker ile üsteğmen de bu çatışmada hayatını kaybetti.
Bir anda bu haber ülke genelinde büyük bir üzüntüye sebep oldu.
Cenazeler tabutlara kondu, memleketlerine gönderildi.
Her ailenin ocağına ateş düşmüştü.
İsmail Üsteğmen'in ailesi, babası, annesi, kızı ve oğlu, akrabaları ve komşuları hıçkırıklar ile ağlıyorlardı.
Korktukları başlarına gelmişti.
Bu arada çoban Beytullah Efendi'de kalkıp Ankara'ya cenaze için gelmişti.
Sorarak evini bulmuş, taziye dilemek için anne ve babasını sormuştu.
Şark kıyafetli ve nurani simalı bu misafire sarılarak ağladı babası.
"Benim oğlumun hidayetine vesile oldun, senden İsmail sitayiş ile bahsetti, Allah senden razı olsun"
Çoban ise:
"Bakın efendim ben cahil ve garip bir insanım, oğlunuzu bir defa gördüm, tanıştım ve kendisini çok sevdim ve şehit olmasına ben de sizin gibi çok ağladım, hala yüreğim kor gibi yanıyor. Ama oğlunuz şehit oldu ölüm acısını tatmadı.
Takdir bu.
Şeref ile yaşadı.
İnsanın ömrünü Cenabı Hak takdir etmiştir, fazla kendinizi yıpratmayın."
Bu görülen bir şey değildi.
Kilometrelerce uzak bir yerden sürülerini bırakıp gelmişti Beytullah.
Bu hareket çevrede bir şok tesiri yaptı.
Nihayet cenaze namazı kılınacağı esnada imam efendi sordu:
"Cemaati Müslimin bu mevtayı nasıl bilirsiniz, haklarınızı helal eder misiniz?"
Beytullah Efendi herkesten önce ileriye atıldı ve doğu şivesi ile iyi bilirim, o bir kahraman komutan idi hakkımı helal ediyorum, Allah mekanını cennet eylesin" derken hıçkırıklara boğuldu.
Ve namaz kılındı ve defnedildi.
Beytullah Efendi'yi namazdan sonra kimse göremedi memleketine dönerken gözyaşlarını da bir türlü dindiremiyordu.
Doğu ve batı kaynaşmasını bu manzaradan anlayanlar gerçek teşhisin ve tedavinin mihenk noktasını yakalamışlardı.
Ruhu şad olsun bütün şehitlerin.