Apartman Hayatı

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Son yüzyılda hem teknolojik hem de sosyal değişim yaşandı. O kadar ki on yıl öncesiyle on yıl sonrasını mukayese etmek imkansız hale geldi.
Ben teknolojik değişimlere hiç girmeden sosyal değişimin bir boyutunu ele almak istiyorum: Kentlerdeki yapılaşma sistemi.
Belki bir zaruret sonucu olarak şehirde artan nüfusu barındırmak için yatay yapılaşma yerine dikey yapılaşma tercih edilmeye başlandı. Bir de buna apartmanlarda yaşamanın sınıf atlama sayılması gibi bir kılıf bulunarak motive edilmesi, kentlerdeki komşuluk ilişkilerini tepe taklak etti. Yarım asır önce bırakın kapı komşusunu, mahallesinin çoğunu tanıyan insanlar, apartmanlara yerleşince o sıcak ilişkiyi mumla arar duruma geldiler. Eski dostları eski mahallede kaldı. Yeni mekanlarında yeni dostlar edinemediler.
Önceleri mahallesindeki yakın ve uzak komşularını tanıyan, düğünlerinde ve cenazelerinde bulunmayı adet haline getirmiş olan insanlar, apartmana taşındığında birkaç kişiyle merhaba eder duruma düştüler. Kapı komşusunun hiçbir sevincine iştirak edemediler, dertlerine derman olamadılar. Çünkü herkes birbirine yabancı gibi davranıyorlar.
Apartmanda birinin düğünü olsa kırk daireden beş altısının ancak haberi olabiliyor. Binada birisi vefat etse yine o civardaki kişiler duyuyor. Sosyal çevresi ve eski dostları olmasa düğünde de cenazede de kimsecikler bulunamayacak.
Bu şartlar altında binanın güvenliğinden, insanların komşu diyerek birbirlerini bağrına basmasından söz etmek kolay olmasa gerek. O eski sıcak ilişkiler yerine soğuk ve donuk komşuluklar kaim oluveriyor.
Büyüklerin ilişkilerinin böyle olduğu ortamda çocukların kaynaşmasını beklemek mümkün mü? Çocuklar, apartmanın değil, kendi odasının dört duvarı arasında hapis hayatı yaşıyorlar. Tek dostları metal veya plastik oyuncaklar, tek eğlenceleri de cep telefonları ve internet bağlantıları. Kafeste kanarya beslenir gibi çocuk büyütülüyor. Kapıya çıkamıyor, komşu çocuklarla oyun oynayamıyor. Okula bile annesi veya babası götürüyor. Okuldaki arkadaşlarından başka arkadaş edinemiyor.
Çocuklar, güvensiz bir ortamda büyüyor. Çevresini tanıyamadığı için kaynaşma ve savunma mekanizmaları da gelişmiyor. Ailesinin etkisiyle camiyi tanıyabilenler şanslı. Yoksa ondan da mahrum büyüyor. Çarşı pazarı da reklamlardaki ürünlerle tanıyor.
Eski çocukların toprak ve kumla oynaması, kafesteki muhabbet kuşları yerine dallardaki kuşların peşinde koşması, evcil hayvanlarla iç içe yaşayıp onları sevmesi artık hayali bile zor bir olay haline geldi günümüz kentlerinde ve özellikle apartman yaşamında.
Bize bunu çok cazip gösteren batıda durum, tak aksine. Hem İsviçre hem de Fransa'da gördüğüm manzara, beni bir hayli şaşırttı. Bir gün şehir turu yaparken sekiz on katlı apartmanların bulunduğu bir semtten geçiyorduk. Arkadaşıma "Burada oturanlar şehrin zenginleri olsa gerek"  dedim. Güldü. Burası göçmenlerin yani işçilerin oturdukları bloklar, dedi. Şehrin zenginleri, ya bir iki katlı müstakil evlerde ya köylerde tabiatın kucağında yaşarlar.
Cevap böyleydi ama ben yine de inanamadım. Bir köye gidelim dedim.
Şehire otuz kilometre uzakta bir yere vardık. Köyün girişinde bir fabrika vardı. İlk karşılaştığım bina restoran ve kafeterya idi. Yanında bir de otel bulunuyordu. Köyün yolları asfalt ve kenarlarında tretuvar vardı. Evlerinde elektrik, su ve doğalgaz mevcuttu. Kanalizasyon şebekesi de vardı. Köyü bir dolaştık; banka şubesi, postahane, ortaokul, lise ve büyükçe bir kiliseye rastladık. Herkesin evinin kenarında toprakla haşir neşir olacak kadar bahçeleri ve içinde çalışan ve dinlenen insanları gördük. Sordum buradaki insanlar hep burada mı duruyorlar diye? Aldığım cevap şaşırtıcıydı. Çoğunun işi gücü kentteydi. Ama tabiatın kucağında yaşamayı tercih etmişlerdi.
Bu, tek örnek değilmiş. Avrupa'nın genel yapısı böyleymiş. Bize o apartman hayatını reva gören ve cazip gösterenlerin hayatlarından bir kesit sundum.
Mukayese edip değerlendirmeyi size bırakıyorum.