Akademisyen Bakışı Böyle mi Olmalı?

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

26 Mart 2016 Cumartesi gün İLESAM (Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği) Genel Kurul toplantısı salonu idi.
Salona girdiğimde kulağıma konuşmacıların sesleri geliyordu ama benim zihnim, geçmiş bir anının peşindeydi. Yıl 2003. Yedi Sekiz Hasan Paşa konusunda derin bir araştırmaya dalmıştım. İstanbul’da başta Süleymaniye ve Beyazıt kütüphaneleri olmak üzere pek çok kütüphanede Hasan Paşa ve II. Abdülhamit dönemiyle ilgili pek çok araştırma yaptım. Osmanlı Arşivi’ndeki belgeleri taradım. Hasan Paşa’nın torunlarıyla Vaniköy’deki yalısında görüştüm. Ankara’ya döndüğümde buradaki kütüphanelere daldım. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanesi’ndeki eserleri inceledim. Buraya kadar gelmişken Türk Tarih Kurumu’na da uğramak istedim.
O sırada başkan, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu idi. Onunla görüşüp farklı bir kaynak daha var mı diye soracaktım. Bekleme salonunda otururken Doç.Dr. Hikmet Özdemir geldi, O da Halaçoğlu ile görüşecekmiş. Kendisini Çorum’da bir panalde görmüş ve tanımıştım.
Özdemir, bana ne için beklediğimi sordu. Ben de anlattım. Daha önceki çalışmalarımı sıraladım. Farklı bir kaynak daha bulabilmek umuduyla geldiğimi söyledim.
Aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Bu araştırmayı doktora tezi için mi çabalıyorsun?
-Hayır.
-Dışarıdan doktora yapmak için mi?
-Hayır
-Vilayet mi görevlendirdi?
-Hayır.
-Belediye mi görevlendirdi?
-Hayır.
Benim cevaplar karşısında hayretle başını sağa sola çeviriyor, “Hemşerilik duygusuyla olsa gerek” diye mırıldanıp ayrılıyordu. Ama tavırlarından ben “Bir işine yaramayacaksa bu kadar çabaya ne lüzum var” manasını çıkartmıştım. Gerçi Halaçoğlu da farklı bir kaynak nakledemedi ama ben kapıda dersimi almıştım.
Salonda genel kurulu izlerken zihninde bu hatırım canlanmıştı. Halen bir akademisyen tavrı bu mu olmalı diye düşünmeden duramıyorum.
Bu olaydan en az on yıl sonra yine akademisyenlerin bulunduğu bir toplantıda yer aldım. Benim gibi rütbesiz erlerin bulunduğunu bilmeden bir profesör, çocuğuna akademisyen olmasını tavsiye ettiğini söyledi. Bu, aslında normal bir tavsiye idi. Ama gerekçesi çok önemliydi.
“Evladım, bir araştırma yapıp kitap hazırlarsın, bir rütbe alırsın, terfi edersin. Yine bir çalışma yapar, bir makale hazırlarsın, bir kademe daha yükselirsin. hen mesleki yönden kendini geliştirirsin hem de sürekli terfi edersin. Akademisyenlikten başka bir yerde böyle imkan bulamazsın...”
Sırf ilmi araştırma için kitap hazırlayanlara hocanın bir diyeceği olacak mı diye bekledim, neticede boşa beklemiş oldum. Aslında akademik rütbesi olmayanların bu çevrede adının okunmadığını biliyordum.
“Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Çorum” adlı sempozyuma meslektaşlarımın ısrarı üzerine katılmıştım. Sempozyum kadar kulislerin de önemli olduğunun farkında idim.
İlahiyat Fakültesi’nde Genel Sekreter Odası’nda Prof.Dr. Ali Yardım, Sakarya’dan gelmiş bir bayan profesör ve iki doçentle birlikte sohbet ediyorlardı. Ben de orada vakit geçiriyordum. Sakarya’dan gelen profesör, sempozyumun seviyesinin çok düşük olduğundan söz etti.
-Akademik kariyeri olmayan pek çok kişi, burada tebliğ sunacakmış.
Ali Yardım:
-Olmaz ki canım, onların burada ne işi var, bilmem ne yazar deyip tebliğ sunuyorlar.
Ali Yardım hocamızdan ummadığım bir tavırdı. Şaşkınlıkla izledim. Sonunda yine Yedi Sekiz Hasan Paşa konusunda ciddi bir araştırma yok mu diye sorunca küçümsediği tiplerden biri olarak beni dinlemeye geldi.
Türk Tarih Kurumu Salonu’nda yapılan İLESAM Kongresi’ni izlerken ben, hep geçmişi hatırladım. Araştırma yapmanın zorluklarının yanı sıra bazı bakışları da acı tebessümlerle zihnimden geçirdim. Akademisyen bakışı böyle olmasa gerek diyerek...