Muhacir Olmak -5-

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Yozgat'ta devlet bize Metrukeden (Ermeni Tehcirinden sonra boşaltılmış Ermeni evleri) ev verdi. Emmim Yakup Efendi, ailesiyle Sungurlu’ya gittiler.
Kaymakam bize; "Bu evde kalın, çalışın, yiyin. Burası iş yeri; bağ, bahçelik…" diyerek bazı talimatlarda bulundu.
Yozgat'ta; bağlara bahçelere çapaya giderdik. Babam hamallık ederdi. Ağabeyim ise kâh hasta oluyor, kâh iyi oluyor; iyi olduğu zamanlar o da hamallık yapıyordu.
Büyük ağabeyim Abuzer’den hiç haber alamıyorduk. Kimi diyordu: Gece bir göreve gitmişler, bir daha dönmemişler. Kimi de diyordu ki yessir (Esir) gitmişler. Annem için için ağlar "Aaah Abuzerim hasretlik kıyamete kaldı" derdi.
Artık durumumuz çok düzeldi. Babam tekrar değirmencilik yapmaya başladı. Öyle oldu ki küçük bir torba para biriktirmişti. 
Yozgat'a geldiğimizin ikinci yıllarıydı. Annemle babam hastalandılar, ikisi de hastanede yatmaya başladılar, ağabeyim de hastalanıp hastaneye yattığı gibi. Biz üç kız kardeş yapayalnız kaldık. Yalnızdık ama erzakımız boldu.
Önce babam öldü, babamın defin işlerini hükümet yaptı, ardından yirmi gün sonra annem de öldü. Annemin son sözü: "Abuzer'im hasretliğin ahrete kaldı, seninle ahirette görüşeceğim"oldu. Onu da hükümet kaldırdı. Mezarlarını bile bilemedik.
Yirmi gün içerisinde hem yetim, hem öksüz kalmıştık. Ağabeyimin içerisinde kalan mermiyi çıkarmak için ameliyat yaptılar ama mermi karaciğere çok yakın olduğu için çıkaramadılar. Çok uzun süre hastane de kaldı. Artık sahipsiz kalmıştık.
Emim Yakup Efendi Sungurludan gelip bizi aldı. Sungurlu’ya gider gitmez Nuriye ile beni yetim mektebine verdiler. Ablamdan ayrılmamak için o kadar ağladık, o kadar yalvardık ki. Kim dinleyecek! Emmimgil bir lokma yiyeceğe muhtaç, bizi nerden doyuracaklar. Zaten ablam fazlalık oldu. Evimizdeki erzakı da emmimgile götürdüler. Emim hamallık yapıyordu, kıt kanaat geçiniyorlardı. Bizden giden erzak da bitince, ablam o kadar açlık çekmiş ki. Acından ölse; kimseden bir şey istemezdi. Konu komşu acır bir lokma ekmek verirlermiş.
Mektebimizin ismi Leyli Mektebi’ydi. Bayan bir öğretmenimiz vardı, Miyase Hanım. Kara çarşaflı, uzun ince endamıyla ellerine sürekli beyaz eldiven takar, bizlere birer anne gibi davranırdı. Artık annemiz yoktu da bize mi öyle gelirdi bilmiyorum. Annemin kokusunu ondan alırdım. Nuriye ise benden. Onun hem annesi hem babası olmuştum. Hiç ayrılmazdık. Eteklerimden tutar, öyle dolanırdık. Beraber aynı yatakta yatardık. Miyase hanım bizi salonda gördü mü; "Lütfiye, Nuriye'yi eteğinden, kendi elbisene dik" derdi.
On beş günde bir okuldan izin verirlerdi. Bir gün yine okuldan izin vermişlerdi. Nuriye'yle el ele tutup emmimgile gittik. Ablamı göremeyince ağlamaya başladık. Emmim; ağabeyimin gelip ablamı aldığını başka bir evde kaldıklarını söyledi.
Ağabeyim hastaneden çıkıp, ablamı da yanına almış metrukeden bir ev alarak, oraya taşınmışlar. Yine bağlarda bahçelerde çalışıp geçimlerini sağlıyorlardı.
Leyli mektebinde; bize on beş günde bir helva verirlerdi. Nuriye ile birini yer ötekisini ablama götürürdük. Zavallı ablam helvayı nerden bulacak, bir lokma ekmeğe muhtaç! Helva günü oldu mu bayram ederdik. Daha çok ablamın bayramına iştirak ederdik. Ağabeyim geldikten sonra da, hasta olduğu için ona götürürdük. Yarısını ağabeyim yer yarısını ablama verirdi.
Her şeyin bir zevali olduğu gibi bizim bu okulumuzun da zevali gelmişti. Leyli Mektebini İstanbul'a taşıyacaklardı. Bir buçuk senelik okul hayatımızın sonlarına gelmiştik. Miyase Hanım sürekli söylerdi: "Lütfiye sen okursunda Nuriye'yi bilemem." 
Ne kadar ısrar etti ağabeyime "Lütfiye'yi benimle gönderin, Lütfiye okur, ilerde öğretmen olur, yazık ziyan edersiniz ona" Miyase Hanım ne kadar ısrar etti ise ağabeyimi ikna edemedi. "Felek bizi zaten parçaladı, onu da mı kaybedelim hoca hanım, onlar benim artık anam-babam oldular." 
Okulumuz İstanbul'a taşındı. Güzeller güzeli Miyase Hanımı bu son görüşümüzdü.
Felek bir kere kancasını takmıştı ya, şimdi de ablam Rukiye'yi, Bayburt'un Saracık Köyü’nden yaşlı bir adam istiyordu. Ablam mümkün değil gitmem diyordu. Ağabeyim ise ısrar ediyordu. "Kızım ben hastayım, bakarsan bu garip illerde ben de ölürüm. Bu sefer hepten sahipsiz kalırsınız." Ne yaptı ise ablamı ikna edemedi. Sevmiyordu adamı. Hem de ondan yaşça çok büyüktü. 
Ağabeyim, ablamı ağlata ağlata verdi.
Devlet; enişteme, Sungurlu’nun Alaca Köyü’nden arazi ve öküz verdi. Onlar oraya taşındılar. Çiftçilik yapıyorlardı.   SÜRECEK