Muhacir Olmak -3-

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Hayvanlarımız ekinleri yiyerek Kelkit'e doğru ilerliyorduk. Ekinler, nede olsa Rus'a kalacak diye, çobanlar seslerini çıkarmıyorlardı.
Kelkit'e vardığımızda; Kelkitliler muhacir malı diye, hayvanlarımızı yağmaya başladılar. Yolda bir sürü muhacirlerin hayvanları da karışmış koca bir sürü olmuştu. Hayvanları tutan; büyük küçük demeyip götürüyorlardı.
Bizim deli tosunu da altı-yedi Kelkitli yakalamış çeke çeke götürüyorlar. Babam eline değneği alıp seğirtti. Korkunç bir muharebe başlamıştı. Babam hangisine bir değnek vuruyorsa yere yatırıyordu. Bir yatan bir daha kalkamıyordu. Tek başına altı yedi kişiyi yerlere sermişti. Deli tosunu tek başına kurtarmıştı.
Kelkit'ten sonra yolumuzu Suşehri'ne çevirdik. Artık yollar ana baba gününe dönmüştü. Kağnıların gürültüsüne öküzlerin böğürtüsü karışıyor, insan bağırtıları, çocuk ağlamalarına karışıyordu. Yollardaki insan seli mahşeri andırıyordu. Hepimizin amacı birdi: Rus geliyor, nere olursa olsun bir an önce gidelim.
Bir dağdan aşağı inerken, Çavuş emminin arabası uçurumdan aşağı yuvarlandı. Üzerindeki eşyalar bir yana, öküzler bir yana savruldu. Araba ise paramparça olmuştu. Bizim de eşyalarımız olduğu için babamgil hep beraber eşyaları topladılar. Bereket versin ki öküzlere bir şey olmamıştı. Bu sefer eşyaları insanlar şelek edip sırtlarına aldılar. Tekrar yollara düştük.
Bizim deli tosun artık kabına sığmaz olmuştu. Bütün çobanlar yaka silkeliyorlardı. Bir düzlüğe geldiğimizde, babam kesmeye karar verdi. Ateşler yakıldı deli tosunu kavurma edecektik.
Üç asker yanımıza geldi "Ne duruyorsunuz kaçın! Rus geliyor." 
Ey aman Allah! Nuh tufanı kopmuştu. Artık muhacirleri kim tutabilir ki. Kazanı olduğu gibi ters çevirdik. Kavurmalardan bir "tike" bile yiyememiştik. Kazanı arabaya koyup yola düştük.
Bu kaçış öyle bir kaçıştı ki!
Millet birbirini geçiyor; arkada kalanlar, ağlayanlar, bağıranlar, arkada kalıp yalvaranlar, kırılan arabalar, savrulan eşyalar, yollara atılan; yaşlı, sakat, çocuklar… KİMİ HASTASINI ATIP KAÇIYOR, KİMİ KUNDAKTA Kİ ÇOCUKLARINI, ÇALILARIN DİPLERİNE ATIP KAÇIYORDU. ARTIK ÇALILARIN DİPLERİNE GİTMEYE KORKAR OLMUŞTUK. HER ÇALININ DİBİNDEN BİR AĞLAMA, İNLEME SESİ GELİYORDU.
Üç gün böyle yol aldık.
Nihayetinde bir atlı subay yanımıza geldi. "Niçin böyle birbirinizi helak ediyorsunuz" diye bağırmaya başladı.
Çavuş emminin karısı, subaya karşı çıkıp "Oğlum ne yapalım üç asker geldi, 'Ne duruyorsunuz! Kaçın Rus geliyor' dedi.
Subay "Yok anam bacım yok. Rus bugün geleyim dese, üç günden aşağı gelemez. Rus'un önünde asker var, savaşıyor. İçiniz rahat olsun. O diyenler sizin yiyeceğinizi yemek için demişlerdir." 
Meğerse askerlerimiz haftalarca açlık çekerlermiş. Ne yapsın zavallılar; aç susuzlar. Demek ki onlar da öyle bir çareye başvurdular.
Bizden sonra hükümet dağda taşta sağ kalanları toplatmış.
Sahipsiz çocukları Eytam Hanelere koymuştu.
O subaydan Allah razı olsun bizi rahatlatmıştı.
Sıkıntının biri bitip biri başlıyordu. Şimdide kolera salgını çıkmıştı. Hem de ne salgın. Akşamdan vurduğunu sabaha alıyor, sabahtan vurduğu akşama kalmıyordu. Ölenleri hemen elbiseleriyle küçük bir yarın ağzına getirip üzerine biraz toprak atıp yolumuza devam ediyorduk. Cenaze namazı bile kıldıran yoktu.
SÜRECEK