ERZAK-I NADİRE

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Toplumumuzda lokanta kültürü var.
Eskiden sabahları hep çorba içerdik, şimdilerde çay ile iktifa ediyoruz.
Yine de;
Evlerimizden uzakta kaldığımız, il içi ve dışı yerlere bir sebeple gittiğimizde kahvaltı için yolumuz lokantaya düşerse ilk işimiz sıcak bir çorba olur.
Çorbaların hangi çeşidi olursa olsun şifalıdır. Karnımız aç ise ekmekle bir gider bir.
Öğrenciliğimizden hatırlarız; bir tas çorba ile dört çeyrek yediğimizi ya da yiyenleri ve garsonun bakışını…
Muhafazakar kesimin o günler tuzu kuru değildi.
Bunlar mazi olmak üzere..
Artık tuzu kuru..
Lokantalar da restoran oldu.
Restoranda o çorbalar nerede? Hem yakışır mı*
Hele de sabah sabah!..
**
Restoran kültürü..
Yemekler gelir, ekmek de çeşit çeşit belki..
Ne yemek yenir sonuna kadar, ne de ekmek..
Sünnetlemek, kalan ekmek parçasını yemek görgüsüzlük gibi bir şey.
Atık yemekler, atık ekmekler ne yazık ki..
Ekmek…
I.Dünya savaşı yıllarında Tayinat Kanunname-i Hümayun'unda üç beyaza (şeker, tuz ve un=ekmek) erzak-ı nadire deniliyor. Erzak-ı  nadire, az bulunur erzak demek.
O kadar da geriye gitmeye gerek yok. II. Dünya savaşı öncesi 1940’lı yıllarda halkımız kıtlığın pençesinde. Analar atlar pislediklerinde dışkıları  içindeki arpaları seçip temizleyip yemek yapıyorlar.  Kulağımla duydum bunu büyüklerimizden. O atlar kimin bilmiyorum ama büyük ihtimalle devlet görevlilerinin olabilir.
Ekmek, daha doğrusu nimet kıtlığı ve yokluğu gören ve yaşayan eskiler ekmeğin üstüne yemin ederler, düşen ekmeği alır alınlarına koyarlardı, biz de öyle yapardık.
Nimete nankörlük ve israf yoktu.
Ne oldu bize şimdi?
Restoranlar tamam da, bizim kesimin yemekli toplantıları, davetleri, düğünlerinde de  israf  diz boyu..
Geçimimizi sağladığımız, rızkımızı kazandığımız yere “ekmek kapısı” deriz. Yani ekmek ve kapı yan yana. Kadrini bilemezsek ekmek, korkarım o kapıdan çıkıp gidiverir.
Erzak-ı Nadire..
İşimiz zor, vesselam…