Batı putunu yiyor

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Bu köşede 2013 yılının Ekim ayında yazdığım "Sykes-Picot Düzeninin Sonu" başlıklı yazımda, günümüzden tam yüz yıl önce zamanın iki büyük emperyalist gücü olan İngiltere ve Fransa arasında yapılan ve Osmanlı topraklarının paylaşımını öngören Sykes-Picot anlaşmasının miadını doldurduğunu belirtmiş ve yazıyı şöyle bitirmiştim: 
"Van Minut'la başlayan bu süreçte Batı, iki yüz yıllık bir mücadele sonrasında tarih sahnesinden sildiğini düşündüğü Osmanlı’nın yeniden dirildiğini görüyor ve adeta çıldırıyor. Bunun için, Suriye'de ölü sayısı yüz elli bine dayandığı halde kahrolası vicdanını kararttı da, kılını kıpırdatmıyor. Bunun için, iki yüz yıldır inşa ettiği demokrasi putunu, Mısır'da yedi bitirdi. Zira çok iyi biliyor ki, Türkiye'nin İslam dünyasında sırtını dayayabileceği bir partner bulması, başta Ortadoğu olmak üzere bütün İslam dünyasını Batılılar’ın at oynattığı bir meydan olmaktan çıkartacaktır."
Evet, aradan her günü vahşet ve katliam dolu iki koca yıl daha geçti. O günlerde "Esed artık iktidarda kalamaz" diyen Batı, bugün Suriye'de katledilen insan sayısı dört yüz bini geçtiği halde değil Esed'in çekilmesini, yıkılmasını istemek, rejim muhalifi tüm guruplara karşı Rusya ve İran eliyle savaşıyor da, çoktan yerle bir olmuş Baas rejimini yeniden ayağa kaldırıyor. İğrenç yüzünü gizleyebilmek için de IŞİD ve PYD adlı paravan örgütleri kullanıyor. Müttefiki, stratejik ortağı Türkiye'yi PYD'ye birkaç pare top attığı için dünya savaşı ile tehdit ediyor, Rusya ile savaşa girmesi halinde yalnız bırakacağını söylüyor. 
Bir Batı ülkesinde terör saldırısı olsa dünyayı ayağa kaldıran, destek açıklaması yapmayan, yanında hizaya girmeyen herkesi saldırının sorumlusu ilan edenlerin, İslam coğrafyasında yıllardır devam eden vahşete karşı bu kadar vicdansız kalabilmesinin, bahsi geçen yazıda da ifade ettiğim gibi tek nedeni var: Türkiye'nin başını çektiği İslam dünyasının yüz yıl önce kabul etmek zorunda bırakıldığı şartlara başkaldırması, o gün razı edildiği itaatkar rolünü artık oynamak istememesidir.  
Türkiye'nin yıllara yaydığı sessiz bir devrimle zincirlerini kırması, arkasından Tunus'ta, Libya'da, Mısır'da kukla iktidarların kolayca devrilmesi, batıda öylesine büyük bir panik yarattı ki, en az iki yüz yıldır sömürdükleri ülkelerde fiili işgali sona erdirdikten sonra sömürüyü devam ettirmenin aracı olarak kullandıkları halde göğüslerini şişirerek, pişkin pişkin dünyaya pazarladıkları, insanlığa bir lütuf gibi sundukları demokrasi putunu bir lokmada yuttular.
Batı dünyası özellikle Mısır'da cuntaya verdiği desteğin mahcubiyeti içinde. Artık kimseye üstünlük taslayacak halleri kalmadı. Bunu yapmak zorunda kaldıkları için de çok öfkeliler. Hele yıllarca müstemleke muamelesi yapmaya alıştıkları İslam dünyasından bir liderin "darbeye darbe diyemediler" diye haykırarak, bunu iki de bir yüzlerine vurması yok mu? Kölenin efendisine ders vermesi gibi gördükleri bu sesi ebediyen kısmak için her türlü yola başvuruyorlar. 
Bu işte en büyük yardımcıları ise, dünyada eşi benzeri olmayan içimizdeki mankurtlar. Kendi ülkesi savaşa girse karşı tarafta yer alacağını söyleyen birisi, dünyanın herhangi bir ülkesinde hain muamelesi görür. Türkiye'de böylelerine aydın deniliyor. Toplumu batılılaştırma karşılığında kendilerine ulufe olarak bahşedilen mevkilerini koruyabilmek için efendilerinden daha fazla çabalayan bu devşirme aydınların, batılı efendileri ile bu kadar aynı hedefe kilitlenmiş olmaları başka türlü nasıl izah edilebilir? 
Husumete vardırdıkları bir muhalefeti rahatça yapabildikleri halde, diktatör manşetlerini gazetelerinin sayfalarından indirmiyor, bu algıyı güçlendirip mümkünse bir dış müdahalenin yolunu açmak için dünyanın belli başlı yayın organlarına ortak basın açıklaması yapıyor, aşağılık karikatürler yayınlatabiliyorlar. Hatta işi o kadar ileri götürüyorlar ki, mülteci sorunu yüzünden Türkiye'yi ziyaret etmek mecburiyetinde kalan batılı liderlere, dışarıdan "gitme" diye çağrı yapılırken, içeridekiler aynı anda "gelme" diyebiliyorlar. 
Diktatörlüğün dik alasının yaşandığı otuzlu kırklı yıllar bir yana, yetmişlerde seksenlerde hatta doksanlarda olmayan diktatörlük iki binli yıllarda mı geldi bu ülkeye? İnsanlara dışkı yedirildiği yıllarda diktatörlük yoktu da, her gün gazete manşetlerinden cumhurbaşkanına, başbakana, çoluk çocukları da dahil olmak üzere her türlü hakaretin, en aşağılık küfürlerin yapılabildiği Türkiye mi diktatör oldu? 
Geçin bunları. Türkiye, kendi kadim tarihiyle, kültürüyle, bin yıldır birlikte yaşadığı dindaşlarıyla, hülasa İslam'la barışmaya karar verdiği anda oldu olanlar. Lozan'da bu ülkenin bağımsızlığını tanıyan egemenler, bütün bu saydıklarımızla düşman olması kayıt ve şartıyla  razı olmuşlardı buna. Laikliğin izin verdiği ölçüde Müslüman olunacak, Kürtler Türk olacak, Ortadoğu'ya, Balkanlar’a ve Kafkasya'ya zinhar dönüp bakılmayacaktı. 
Türkiye, bütün bu yasakları kaldırıp çöpe attığı için PKK, KCK, PYD, YPG, DAEŞ, MLKP, DHKP, TAK, hasılı alfabenin bütün harflerini üstümüze saldılar. Ama boşuna, Çin alfabesini salsalar yine faydasız. Allah'ın izniyle ümmetin uyanışını durduramayacaklar. Zira ne Van Minut'tan geri adım attık, ne de Dünya Beşten Büyüktür demekten.