İnsanlığa Fransız Kalmak

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Bir Kasım daha geride kaldı. İnsanoğlunun bazen romantizm, bazen deprasyon, bazen de mevsime mâlettiği bir ayı daha geride bıraktık. Havalar gittikçe soğuklaştı. Ellerindeki bayat ekmekleri kemiren mülteci umutlar için sınır boylarında yaşam daha da zor artık.
Sıcak döşeklerimizde depresyona giren insanlık dertlerinin yankısı ile kapatırken gözlerini,  balonu patlatılan çocuklar gibi suyun içindeler. Akın akın savaştan ölümden kaçıyorlar. Yüzlerinde acı yüreklerinde ise daha az acılı bol umutlu bir geleceğin hayaliyle. Kim bilir ? Nelere şahit oldular ? Kaç bomba ile yıkıldı hayalleri? Kaç evin enkazı altında kaldı yürekleri? Hangi bahane ile çalındı gelecekleri?  Gittikleri her yerde dışlanmaktan ezilmekten ne de çok bunalmışlardır kim bilir ? Köprü altlarında sabahlamaktan, otogarlarda dilini bilmedikleri insanların arasında kaç yanlış şehre yolculuk ettiler acaba. Kaç ülkenin sınırından geri çevrildiler? Bizim görmediğimiz kaç insan daha çelme taktı ayaklarına?  Kaç insan kaçakçısından umut almaya kalktılar da geri döndüler yollarından? Bazen de ölümle boğuldukları o sularda.
Masalarda siyaset malzemesi yapıldılar. Yurtları küresel çakalların sofrasına meze oluyor. Hesaplar kuruldu onların üzerinden. Onca bahane ile yıkılmış, bombalanmış olan evleri defalarca tekrar yıkıldı. Çok şey söylendi onlar hakkında. Ucuza çalışıyorlardı, piyasayı kırıyorlardı. Zaten çalışmaya mecbur insanlardan ucuza faydalananlar çok masumdu ya!  Geceleri köprü altında gündüzleri üstünde bir çocukluk yaşamayı kim ister ki? Parklarda oynayıp çikolataya bulanmak, sıcak odalarda çizgi film izlemek varken.
Şimdi ise gözlerinde savaşın, yoksulluğun ve ölümün iziyle ordan oraya koşuyorlar. Kumbarası odasının enkazının içinde kalmış çocuklar... Güven Adıgüzel'in de dediği gibi "Tez konusu bile değiller". 
Onlar bir sonraki sonbaharı evlerinde geçirmeyi umut ederken, geçen bir kaç  yılın ardından şimdi toprağa verdiklerinin üzerinde açan çiçekler de soldu. Suriyeli bir mülteci anne ile tanıştım. Gözlerinin içi ağlar mı ağlıyordu.  Bana kırık bir Türkçe ve elleriyle bir şeyler anlatmaya çalıştı. İşaretlerini sanki daha önce  görmüş gibiydim. ''Öldüler! '' dedi. "Beş çocuğumun beşi de öldü". Hiç şüphesiz böyle olan yüzlerce hatta binlerce tanışmadığımız anne var.
Şimdi insanlık sağır ve dilsiz... Dünya iki yüzlü. Çünkü onlar Paris'in değil Suriye'nin çocukları. Acaba bir Fransız kimlikleri yok diye mi dikkate alınmıyorlar? Berlin'de bir evde doğmadı diye mi ölmeyi hak ediyorlar? Yoksa ölüm her yerde ölüm değil mi? Ciğeri beş para etmez insanların iki dudağının arasında mı kaderleri ? Şimdi sıcak odalarında uyuyan insanlığın hiç bir zaman sorgulamadığı bir kaç sorunun çıkmazındayız. Peki ya siz? Duymuyor musunuz? Hala uyuyor musunuz ?  Düşünmekten, kendi kendimize ah etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Bunca şeye rağmen bağırmak istiyorum.
Bir şeyler kahrolsun...