BÜTÜN SUÇ ORTA ASYA'YI BIRAKIP GELEN ATALARIMIZDA

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

İngiliz'in Ortadoğu olarak adlandırdığı ve Türkiye'nin de yer aldığı bölgemizin bir türlü istikrar bulmayıp sürekli savaş halinde olmasının izahını yapan kimi siyasetçi ve yorumcular, Birinci Dünya Savaşının henüz sona ermediğini, yüz yıl önce Avrupa'da başlayan bu kanlı hesaplaşmanın asıl hedefinin Osmanlıyı tasfiye etmek olduğunu, bu tasfiye işleminin ise halen devam ettiğini söylüyorlar. Benim de büyük ölçüde katıldığım bu tezin sahipleri, savaşı başlatan güçlerin bu konuda önemli başarı sağlamış olduklarını, ancak Kürtlerle Türkleri birbirinden kopartamadıkları için Osmanlının tam olarak tasfiye edilmiş sayılmayacağını belirterek, güney bölgemizde bir Kürt devleti kurulursa savaşın ancak o zaman sona erebileceğini ifade ediyorlar. 
Bundan bir süre önce Ceylanpınar'ın hemen karşısına düşen bölgeyi IŞİD'den kurtarmak bahanesi ile ABD desteğindeki PYD (PKK) güçlerinin Akdeniz'e doğru yürüyüşleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çok sert tepkisi sonrasında durdurulmuştu. Ancak herkes bilir ki, bu tümüyle bir vazgeçme olmayıp sadece uygun bir zamana kadar beklemek için şimdilik bir mola vermedir. Zira Türkiye'nin güney sınırları boyunca bir koridor şeklinde Akdeniz'e uzanan bağımsız bir Kürt devleti kurmak, yine 1. Dünya Savaşı öncesi yapılan planın parçasıdır.
Kürtlerin bağımsızlığından kastedilenin bölge halklarından bağımsızlık olduğunu, değilse bu şekildeki bir bağımsızlığın ciğerine, dalağına kadar batıya bağımlı olacağı gerçeğini şimdilik bir yana bırakarak söyleyelim ki, hükümete muhalif çevreler bu iddiayı başta Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidar partisinin ve iktidar yanlısı (isterseniz yandaş deyin) yorumcuların kendi tezlerini savunmak için söylediği abartılı sözler olarak düşünüyor ve üzerinde durma gereği bile duymuyor. 
Öyle midir, bir bakalım. Yüz yıllık zaman, tek tek bireyler için çok uzun bir zaman dilimi olsa da devletler için hiç de öyle olmadığının en canlı tanığı tarihtir. Geçmişten bahsederken çoğu kez yüz yıllık zaman kesitlerini bir çırpıda ifade ettiğimiz için o dönemleri konuşurken sanki birkaç yıldan bahseder gibi söyleriz. Mesela Haçlı seferlerini üç beş yıl devam etmiş bir Hıristiyan saldırısı zannederiz. Oysa İlk büyük haçlı seferi ile ikincisi arasında yaklaşık yüz yıllık uzun bir zaman olduğunu düşünmeyiz bile. Sanki Haçlılar bir yıl Kudüs'e saldırmışlar, ertesi yıl da Selahaddin Eyyubi orayı geri almış zannederiz. Oysa Haçlı sürüleri tarafından 1099 yılında ele geçirilen Kudüs, 1187 yılında yani yaklaşık doksan yıl sonra Selahaddin Eyyubi tarafından geri alınabilmiştir. Kudüs'ün Hıristiyanların işgali altında kaldığı 90 yıllık bu süre, 1. Dünya savaşından bugüne kadar geçen süre kadardır. 
Tarihten buna benzer birçok örnek vermek mümkündür. Hal böyle olunca yüz yıl önce Osmanlıyı yok etmek için harekete geçen Batının bugün de aynı niyetle hareket ettiği iddiası, devşirme eğitim sisteminin çarkları arasında öğütülerek tarih bilinci yok edilmiş bir toplum olduğumuz için bize inanılması zor bir komplo teorisi gibi geliyor. Ama bizden başka herkes Yeni Türkiye söylemini Yeni Osmanlı olarak anlıyor ve içerideki uzantıları eliyle hükümeti emperyal amaçlar peşinde ülkeyi maceraya sürüklemekle suçluyorlar.  
Şu günlerde yaşadığımız birçok sorunun nedeni olarak gösterilen dış politikanın Suriye duvarına toslamış görünmesi, hükümeti sıkıştırmak isteyen bütün çevreler tarafından sevinçle karşılanıyor. O duvarın arkasında yedi düvelin neden işbirliği yaptığını anlamak gibi bir dertleri hiç olmadığı gibi başta CHP olmak üzere bütün iç muhalefet, duvarın arkasına dolanarak katil Esed'e destek veriyorlar. Belli ki, 2012 yılında kendisine destek ziyaretinde bulunmaya giden CHP'li heyete "ben kalırsam Tayyip gider" diyen Esed'e inanmışlar.
Bu yaptıklarının ihanet olduğu söylendiğinde çok kızıyorlar ama öylesine büyük bir çelişki içindeler ki başka bir izahı yok. Bir yandan "bizim ne işimiz var Suriye'de, Ortadoğu bataklığına ne diye girdik" diyerek yapılan insani yardımlara bile engel olmaya çalışıyor, diğer taraftan da Suriye'de her gün birkaç generalini kaybeden, binlerce askerini bu ülkeye yollayan İran'a övgüler düzüyorlar. Almanya'nın, ABD'nin, İngiltere'nin bölgede cirit atmasını bir hak gibi görüyorlar ama daha yüz yıl önce Osmanlı'dan kopartılan topraklara ve o toprakların mazlum halklarına ilgi gösterilmesini maceracılık olarak görüyorlar. 
İçimizdeki bu devşirmeler izlenen dış politikayı istedikleri kadar yanlış bulsun, diledikleri kadar biz iktidar olursak kafamızı kaldırıp etrafa bakmayacağız, kimseyle ilgilenmeyeceğiz anlamında sözler söylesinler, artık o günler geride kalmış, Türkiye, Lozan'da razı edildiği şartları çoktan çöpe atmıştır. Yüz yıl önce düştüğü yerden yeniden ayağa kalkmakta ve İslam dünyasını da ayağa kaldırmaya çalışmaktadır. Evet, bunun çok ağır bedeli olmaktadır ve bu bedeli Türkiye canıyla, kanıyla ödemektedir. Ama ne yapalım ki, yaşadığımız yer ne İskandinavya, ne de Moğolistan. 
Şimdi hedef 1 Kasım. Kader seçimi olan 1 Kasım'a giderken öylesine sınır tanımaz bir saldırıyla karşı karşıyayız ki, akıllara, vicdanlara ziyan. Koca koca yazar çizer takımı, eğer bu seçimde yine Ak Parti iktidar olursa oluk oluk kan akacak, iç savaş çıkacak diye korku yayıyorlar. Amaç millette bir karamsarlık, bir ümitsizlik oluşturmak. Ankara'da geçen hafta işlenen o vahşi katliamın nedeni de bu. Milleti, "Ak Parti iktidarda olduğu sürece bu memlekete rahat vermeyecekler" noktasına getirmeye çalıyorlar. Ama dedikleri gibi olmayacak inşaallah. 
Bu güne kadar Türkiye'yi babalarından miras kalmış bir çiftlik, milleti de çiftliklerinin marabası gibi gören bu azgın azınlık, 7 Haziran seçimlerinden sonra bir koalisyon hükümeti kurulamadığı için anayasal zorunluluk gereği yeni seçim kararı alınması karşısında Ak Parti'yi iktidarı bırakmamakla suçlayabiliyorlar. Ama asıl kendilerinin yüz yıllık iktidarlarını bırakmamak için ne kirli yollara tevessül ettikleri, ne dolaplar çevirdikleri, PKK dahil olmak üzere bütün iç ve dış güçlerle nasıl işbirliğine gittikleri ortada.