“Kahrın da hoş” diyebilmek

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

 Yunus Emre’ye ait çoğumuzun bildiği şu mısralar normal zamanlarda pek aklımıza
gelmez. Ya da tam tersi sağlığımızın yerinde, işlerimizin tıkırında, kazasız/belasız günlerde başkasına akıl verme sadedinde aklımıza gelir.
Câna cefa kıl ya vefa
Kahrın da hoş lütfun da hoş.
Ya dert göster ya da deva
Kahrın da hoş lütfun da hoş.
*
Hoştur bana senden gelen
Ya hil’at ü yahut kefen
Ya taze gül yahut diken
Kahrın da hoş lütfun da hoş.
Erken/yeniden seçim sath-ı mahalline girmeye başladığımız bu günlerde terör h?l? devam ediyor. Bu gün 1 Eylül 2015, seçim 1 Kasım’da, tam iki ay var. Gözü dönmüş teröristler azdı, kudurdu. Vatan evlatları şehit oluyor, ateş sineleri ve yuvaları dağlıyor/yakıyor.
Teselli cümleleri kurmak ocağına ateş düşmeyenler için kolay. Acıyı da, tatlıyı da, ruh duruluğunu da tatmayan bilmez.(Men lem yezuk la yağrif)
Sevinç ve üzüntü zıt ikiz kardeş.. Biri varsa bir gün diğer ikizini mutlaka çağıracaktır, çağırıyor da. Şu yalan/dolan dünyada yollar hep düz olmadığı gibi insanın ömründe de günler hep mutlu, kutlu, sevinçli geçmiyor.
Bazılarımız kaza/bela ile, bazılarımız dert/hastalık ile, bazılarımız afet/musibet ile bazılarımız olan, bazılarımız olmayan evlat imtihanı, bazılarımız makam/mevki, mal ve servet fitnesi ile karşı karşıya gelebiliyor. Bunların üstesinden gelmek de kolay olmuyor.
Zira iyi günlerimizdeki ve başkalarına teselli veren yüksek egomuz gidiyor h?ş? “Ya Rabbi, bunun için neden beni seçtin”  diye Allah’ı sorgulayan alçak egomuz depreşiyor, meydana çıkıyor.
 Mevla böyle dedirtebilecek dert, bela… musibetlerden muhafaza eylesin.
**
Arthur Ashe diye dalında ünlü bir tenis şampiyonu vardır. Çok çok iyi giden günlerinden sonra kötü final günleri gelir. Ama o bunun farkındadır. “Kahrında hoş” diyen bu adamın tavrına bir bakın hele:
Meşhur Wimbledon’un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi..
Hayranlarından biri sordu.. “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?”
Arthur Ashe cevap verdi..
“Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4’ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tuttuğum zaman Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım.
Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Neden ben’ derim?.”
Denilir ki;
 Mutluluk insanı hoş; başarı ışıl ışıl; zorluklar güçlü; hüzün insanı, insan; yenilgi de mütevazı yaparmış.
**
Ey nefis, azgın nefis! Sana boy eğmeyenleri gördükçe onlar adına seviniyor, kendime üzülmüyor; bileniyor/imreniyor  ve güvenim artıyor. Belki ben de bir gün değil her gün sana boyun eğmem diye düşünüyorum.
İşte Rabiatül Adeviyye işte nefse haddini bildirme:
Tarihin mübarek hatunlarından Rabiatül adeviye bir gün başı ağrıyınca bir tülbenti başına sarıvermişti. Sarıvermesi ile çıkarıp atması bir olmuş. Kendi kendine” Ey utanmaz nefsim. Rabbim yıllar boyu sağlık, afiyet verdi. Bir günden bir güne bu sağlığını belirtecek bir zünnarı başına sarmamışken, bir defacık başın ağrıyınca başına bu zünnarı bağlayıp, dünya aleme ilan etmeye haya etmiyor musun” diye nefsine öfkelenivermiş.
**
Beşeriz; ne yazık ki, başınıza gelen sıkıntı ve musibetlerde Allah’a ‘Neden ben?’ diye soruyoruz.. Ulaşmak istediğimiz makam ve mevkiler için, mal, evlat ve servet… için de “neden benim değil” diye…
 Ah keşke verilen nimetlere hakkıyla teşekkür edebilsek, başa gelen her türlü nahoş şeylere tahammül edebilsek, sabredebilsek..
Çok çok zor ama;
Kahrın da hoş diyebilsek!..