Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 16

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

 26 Teşrin-i Sani 938 Cumartesi.         
Bugün kütüphanede vakfiyeler üzerine çalışırken Maarif Müdürü geldi. Yazdıklarımı gösterdim. Çok memnun oldular. "Bunların hemen aynen suretlerinin alınmasını" söyledi. Sonra şuradan buradan, tarihlerden, köylerden konuşurken (Zalnun) köyünden ve zaviyesinde bulunan türbe ve mezarların taşları yazılı olduğundan bahsedildi. 
Müdür Bey, "yarın oraya gidilse nasıl olur" dedi.
Pekâlâ, gidelim dedik. Müdür Bey, "İbrahim Bey de gitsin," dedi. Ben de, amcamı da götürelim, dedim. 
"Pekâlâ" dediler. 
"Noter İhsan Bey'i ve Şoför Kemal'i bulup levazımatı hazırlayıp kaçta gidileceğini bana haber veriniz" deyip Müdür Bey gitti.
Mustafa Ağayı gönderdim. Noter'i çağırttık. Meseleyi anlattık. "Pekâlâ" dedi. Şoförü bulamadık. Hanları arattırıyorum. 
Öğleye kadar Noter Ankara'da gördüğü merasimi tafsilatıyla anlattı, gittiler. Ben de eve geldim. Arkadaşla baldız Fevziye var imiş. İlişkir kavurdular yedim. Kütüphaneye gittim. Berberi çağırttım tıraş oldum. Mustafa Ağayı şoföre birkaç defa gönderdim. 
Kemal geldi. Hazır olduğunu söyledi. Saat sekizde hareket edilecek, kararlaştırıldı. İbrahim Bey geldi. Yemek meselesini müşavere ettik. Sabah yemeğine çay, peynir, zeytin. Öğleye de İbrahim Bey tavuk kızartacak, Amcam helva yaptıracak, ben pilav, Noter de dolma yaptırmak üzere karar verdik. Noter gelince kararı ona da tefhim ettim. Müdür Bey'e de haber gönderdik. Akşam eve geldim. Sabaha pilav hazır etmelerini söyledim.
27 Teşrin-i Sani 938 Pazar
Zannun (Zalnun-Danın) Köyü - Kırklar Tepesi Gezisi
Bu sabah saat altıda kalktım. Arkadaş pilav pişirmeye aşağı indi. Ben de elbisemi giyindim. Saat yedide kütüphaneye gittim. Mustafa Ağa geldi. Ekmek, şeker aldırttım. Evden lambaları getirmeye gönderdim. 
Otomobil geldi. Şoför Kemal'i içeri aldım. Çay içerken Foto Hasan Basri geldi. Ekmek yemeye eve gitti. Sonra İbrahim Bey geldi. Noter ile Sadi Bey gelmediler. Adam gönderiyoruz. Amcam geldi. Mustafa Ağa evden radyum lambalarını getirdi. Amcamgilin ve bizim evin lambaları. Ahmet'in dükkânın lambasını da Faruk getirdi. Bizimkini eve gönderdim. İki lamba yeter dedik.   
 Yemekleri sepetlerle otomobilin önüne bağladılar. Lambaları içeri aldık. Noter ve Sadi de geldiler. Saat sekiz buçukta hareket ettik. Maarif dairesinin önüne vardık. Müdür bindi, yola çıktık. Saat buçuğu beş geçiyordu Mecitözü şosesinden gidiyoruz. Hava serin esiyor. İnsan adeta üşüyor. Lakin gökyüzü berrak mavi, güneş kırmızı. Sonbaharın en iyi günlerinden bir gün yaşıyoruz. 
Elvan Çelebi'ye dönecek yerdeki Söğütlü Pınarını bir kilometre daha geçtik. Yolun sol tarafında bir ham yola saptık. Güneye gittik, epeyce gittik. Yolun sol tarafında ufacık bir yığma tepe gösterdiler. Şoför zaten Zalnunlu. Zalnunlu bir de Muallim Rifat Bey var. Onlar, "bu tepede köylüler kazı yapıp bir şey çıkaramadılar, ise de birçok çanak çömlek kırıkları çıkardıklarını" söylediler. 
Müdür Bey "sonra gelirken bakarız," dedi. Yürüdük. Diğer bir tepenin üstünde 'Zalnun Mısri' denilen zatın türbesi göründü. Yanına vardık. İndik Türbeye girdik. Sanduka kireçten yapılmış. Taş yok. "Sonradan, Veli Yaşar zade Esat Beyin tamir ettirdiğini ve öne bina yaptırdığını" söylediler. 
Bu türbenin olduğu yer ve etrafı tamamen mezarlık. Eski mezarlar olduğu gibi yenileri de var. Hatta güzel yapılmış ve iç tarafına güzel yazı ile beyit yazılmış bir mezar taşı da gördük. Tarihi 1310 Hicri olduğu için daha kırk beş senelik bir mezar diye ehemmiyete alıp okumaya uğraşmadık. Yalnız baş tarafta   "Hamdi zade Dadesi Şevket " gibi bir isim okuduk.   Türbenin güney batı cihetinde tepe etekleri tarlalar. Buraların bütün ürün yerleri olduğunu,   güzel yontulmuş taşlar çıktığını, hatta bazı Latince yazılı taş ve suretli paralar bulunduğunu asıl burasının eski Zalnun kazası olması ihtimali olduğunu söylediler. Müdür Bey de "çok muhtemel, dedi. Rifat Bey'e, "bize buraların bir krokisini çizebilir misin?" diye sual etti. "Pekâlâ" dediler.
Zalnun köyü (Danın) - Kırklar Dağı
Köye vardık. Epeyce büyük bir köy. Evler çok. Seyrek yapılmış, geniş görünüyor. Orman içinde. Bir de çay geçiyormuş. Birkaç değirmen döndürüyormuş. Suyun başı asıl Kırklar Dağı denilen yerden geldiğini ve bu Kırklar denilen tepede bir pınar olup etrafı geniş bir yayla olduğundan her sene bil-umum etraf köyler bahusus (aleviler) orak yaklaştığında yani Haziran ayı sonunda doğru alet ve levazımatlarını götürüp burada kurbanlar kesip şenlik yaparlarmış. Atlılar cirit oyunu oynayıp pehlivanlar güreşip herkes kendi bildiği gibi serbest eğlendiklerini hatta evvelce ahali o kadar çok gelip oradaki pınarın suyu yetişmeyip dövüş hatta kan-katil vuku bulduğunu da söylediler. Hükümet bugünlerde o dağa bir bölük jandarma göndererek asayişi temin ettiğini, pek çok kalabalık olduğu ve orada dağın en zirvesinde bir yer olup oraya giden bil-umum herkes eline geçirebildiği büyük- küçük bir odun parçası, dal, çalı parçası ne olursa olsun oraya atmak mecburiyetindeymiş.  Daha doğrusu bu işi bir uğur saydıklarından ve atılan odun, çalı o kadar yığılırmış ki, adeta büyük bir tepe halini iktisap etmiş. Hiçbir kimse oradan bir çöp almadığından öylece senelerce evvelin yığını orada çürüyüp kalanlar öyle dağ gibi yığılı durduğunu söylediler. Ve görenlere "işte şu görülen dağın zirvesinde ki sivri tepe o ağaç yığınlarından hasıl olan tepedir" diye gösterdiler. 
Ve orada bir de her taraftan gelenlerin, hizmetçi ve harmancılarını tutup böylece o (işçi) ihtiyaçlarını da kolayca temin ettiklerini söylediler.
Müdür Bey " bu adet ne vakitten kalma, niçin böyle yapıyorlar?" diye sual etti. 
Bize refakat eden Çerkez, "biz buralara geleli daha 60-70 sene olmuştur. Biz böyle gördük, böyle duyduk. Ötesini yakın çevredeki köylüler daha iyi bilirler" dedi. "Buranın en baş müşterileri Şirin Hatunun Hüseyin Ağa idi, öldü. Daha ondan da ihtiyarlar vardır. Onlara sormalı, biz bu kadar biliyoruz" dediler. 
"Büyük Bey" diyorlar. Kır saçlı ve sakallı bir zat bizi odasına buyur etti. 
Müdür Bey "harman yerinde oturalım" dedi ise de haber anlatamadılar. İçeri girdik. Ufacık bir köy odası. Makadında (sedirinde) halı serili. Birkaç sandalye var. Oturduk. Birisi iki suretli para ile bir de kemer kaşı gibi bir tunç parçası getirdi. Paraya "Bizans parası" diye Müdür Bey ehemmiyet vermedi, sahibine iade etti. 
ben 20 kuruş vereyim, bana verin dedim, kimse aldırış etmediler. Sütlü kahve getirdiler, içtik. Çay yapıyoruz, dediler. "Yemek olmasın" dedik ise de yine getirdiler. Peynir, bal koymuşlar ve katmer yapmışlar. Müdür bey, çay içti, yemek yemedi. Biz biraz yedik, kalktık. 
Caminin önünde büyük bir taş varmış. Üzeri oyuk ve bir tarafında yuvarlak bir nakış var imiş kırılmış. Ve Cami durduğumuz yere epeyce uzak olduğundan otomobile binelim, dediler. Biz Noter ve Muallim Rifat beylerle yürüdük. Camiye vardık. Cami daha yeni yapılmış. Lakin taşın büyük bir binanın direk taşı olduğu anlaşılıyor. Yekpare bir metre mikâp var. Ve otomobil geldi. Bindik, yürüdük. 
Yoldaki höyüğe geldik. İndik. Tepenin üzerine çıktık. Köylülerin kazdıkları yerlere baktık. Kiremit kırıkları pek çok. Ve çeşitli bir halde bulunuyor. Herkes topluyor. Foto Basri'de bir poz fotoğraf aldı. Bindik, yürüdük. 
Elvan Çelebi'ye vardık. Muallimleri ve kâhyayı çağırdık. Mektebi açtılar. Eşyaları yukarı çıkarttık. Radyum lambasının birinin fitili düşmüş. Bir lambada işe yaramaz, dediler. Köyde var mı, diye sual ettik. Yokmuş. 
Türbenin kapısına vardık. Lamba istemez, böyle güzel fotoğraf alınır, dediler. Ve aldılar. Okumaya uğraştık. Lakin yine eskisinden fazla okumaya muvaffak olamadık. Çıktık. Sonra bir de Yeşil direğin fotoğrafını aldılar. 
Mektebe çıktık. Yemeği açtık. Masanın üstüne yaydık. Yemeğe başladık. Yolda çay içme meselesi konuşuldu. Üşürüz, dediler. Burada içelim, dendi. Semaveri yaktık. Çay kaynadı. Müdür bey ve Amcamgil aşağıda mektebin önünde oturdular. Oraya indik. Çay faslı bitti. 
Caminin önündeki mezarlığa girdim. Güzel, yazılı, mermer mezar taşları buldum. Hepsi ufalmış, okunmuyor. Kelimeler hep yarım. Müdür Bey, kızdı. "Bunlar bu hale gelene kadar muallimler hiç mi görmemi? Bunları bari saklatalım" dedi. Ve muallimleri çağırıp tembih etti. 
Bir de "Vali Bey geldi" dediler. Bir otomobil durdu. Müdür Bey karşı vardı. Vali, Alay Kumandanı Muavini Vehbi Tınaz ve çocukları var. İndiler, bize doğru geliyorlar. Şapkaları çıkardık, selamladık. 
Vali Beyler ve Müdür Bey, camiye doğru gittiler. Epeyce orada kaldılar, çıktılar. Otomobilin yanına gittik. Bir arada bir fotoğraf aldıralım, dediler. 
Vali Bey ve Vehbi Bey ortaya, büyük kızı Vehbi Beyin sağ yanına durdu. Önlere de köyün çocuklarını oturttular. Ben de Vehbi Bey ile kızının arkalarında başım omuzlarının üzerinden görünüyor. Müdür, Vali Bey'in solunda. Diğer arkadaşlar da kimi sağa kimi sola geçmiş. Orada büyük bir grup fotoğrafı alındı.
Otomobile bindik. Vali Bey önden hareket etti. Biz de arkasından. Vali Bey Söğütlü Pınar'da inmişler. Biz geçtik ileride yolun solundaki ufacık olan höyüğün yanında durduk.
Müdür Bey, Sadi Bey ve İhsan Bey'ler indiler. Tepenin üstüne çıktılar. Bir de bu tepenin fotoğrafını aldırdılar. Vali Bey'in otomobili geçti, gitti. Biz de yürüdük. Saat üç buçuğu geçerek şehre girdik. Kütüphanenin önünde indik. 
Tekrar Kemal'le otomobile bindim. Bizim eve geldik. Eşyaları eve indirdik. Şoför Kemal'le komşuyuz. Evlerinde kimse yokmuş, köyden kendisine hediye verdikleri bir kabağı akşam almak üzere bize bıraktı. 
Arkadaş hastalanmış "yatıyor" dediler. Odaya çıktım. Rafet ve Sadettin İlice'ye pencereleri taktırmaya gitmişler. Biraz uyur gibi oldum. 
Binhan da geldi. "Bir polis seni çağırıyor" dedi. Aşağı indim. Elime iki kâğıt verdi. "Birini imzala, diğerini al" dedi. İmzaladım verdim.
Kâğıdı açıp okudum. 
"20.11.938 Çarşamba günü Vilayete gelmeniz…" diye yazılmış. Beni niçin çağırdıklarını anlayamadım. Yukarı çıktım, yine yattım ise de uyuyamadım.
Akşam oldu, geçti. Birader Ahmet, haber göndermiş. Bağdakileri beklemeyelim, onlar orada yemeklerini yerler de gelirler, biz yemeğimizi yiyelim, demiş. Aşağı indim. Arkadaşı da çağırttık. Yemeğimizi yedik. 
***          
-Günlüklerden-
 (10-11 KASIM 1938 GÜNLÜKLERİ) 
10 Teşrinisani 1938
(10 Kasım 1938)
 
Bu sabah saat sekizde kalktım. Arkadaş ve baldızlar eti ocağa koymuşlar. Kıyma ve sızgıç kavuruyorlar.
Evden çıktım. Hizmetçi kızımız Cavide'ye gaz tenekesini verip beraber götürdüm. Bir kilo gaz alıp gönderdim. 
Mustafa Ağa kütüphaneyi süpürüyor, bitirdi. Muhasebe kalemine gönderdim. Müteferrika havalesini sual ettim. Senet kâğıtları istedim. Sakallının Ömer Efendi vermiş ve 75 lira olduğunu söylemiş. Bir tıraş olayım da Maarif Dairesine gideceğim, dedim. Berbere haber gönderdim. Tarihi notlarla uğraştım. Berber gelmedi. Tekrar öğleye yakın yine haber gönderdim. Şakirdi unutmuş, ustaya söylememiş olduğu anlaşıldı. Berber geldi, Tıraş oldum. Öğleye çıktım. Yolda Bahri Efendiye rastladım. Kütüphanede oturmasını Maarif'e varıp geleceğimi söyledim. Eve gittim. Evde abdest tazeledim.
Şaziye'ye ödünç aldığım yirmi kuruşu verdim. Bir batmandan fazla sızdırılmış yağ aldıklarını söylediler. Hala kıyma kavuruyorlar.
Kütüphaneye dönmek için yola çıktım. Postaneye varmadan Tapu'daki Cemal Keskin'e rastladım. "Hafız Efendi Atatürk gitti!" dedi.
Deme ya! dedim.
"Şimdi radyoda söylediler. Saat 9'da bugün vefat etmiş" dedi. 
Şaşkına döndüm.  Ne, ne olacak… Cumhuriyet ne olacak?" diye bir kaç defa tekrarlayarak kütüphaneye geldim.
Bahri Efendi gitmiş. Hacı Murad'a zekâta tuta elli kuruş verdim. 
Birader Sadettin, Harf inkılâbının 10.yıl dönümü Posta pullarından bir seri 29 kuruşa almış, parasını gönderdim.
Ahmet'ten iki hasır için aldığım 50 kuruşu gönderdim.
Milletin kulağı seste. Pazaryeri dolu. Radyo bir şey söyleyecek diye bakışıyorlar.
Reisicumhur vekâletini, Meclis Vekili'ne vermişler. Yarın intihab yapılacakmış.
Müdür Bey geldi. Çay içti. Çok müteessir görünüyor. Görüştük, konuştuk, gitti. Akşam kütüphane kapatıldı. 
Eve geldim, sobayı yaktım. Abdest aldım. Köylüler de geldiler Yine bugün köylüler Bankadan parayı alamamış. Yemek yedik. Camiye gittik, geldik. Büyük kapı aralık duruyor, açık. Evde hiç kimse yok. Hüşüm geldi. Bir vakit eve giremedim. Birader Rafet'i bekledim. Gelmedi. Oda ışığını yakıp oturdum. Saat sekizde birader Rafet eve geldi. Benim de uykum geldi, yattım.
 
11 Teşrinisani 1938
(11 Kasım 1938)
 
Bu sabah kalkıp doğru Kütüphaneye gittim. Odun-kömür parası için vilayete müzekkere yazdım. Mustafa Ağa ile gönderdim. Ve odacı Ahmet Ağa'ya da öteberi alsın diye yirmi beş kuruş verdim. Mustafa Ağa kâğıdı vermiş, imzalatmak üzere alıkoymuşlar.
Öğleye kadar halk pazaryerinde radyo dinleyeceğiz diye bekliyorlar. Mustafa Ağa camiye gitti. Ben de salonda gezeliyordum. Bir radyo sesi peyda oldu. Pencereden başımı çıkarıp dinledim. Birden halk el çırpmağa başladılar. Ben anlayamadım. 
Sonra ahali birbirine "İsmet Paşa Reisicumhur oldu" diyerek, güvenerek dağılırken yine radyo işledi. Herkes dinlemeye başladı. İsmet Paşa çıktı, yemin etti. Ve sonra nutuk söylediler. Çok alkışlar içinde kaldı. Sonra ses kesildi. 
Ben de içeri girdim. Yazı ile uğraştım. Mustafa Ağa geldi. Dışarı çıktım.
Birader Ahmet'in dükkânda oturdum. 
Ahmet'e "İmam Abdullah Hoca'ya ne vereceğiz?" diye Sarı Ali gelmiş. Sarı Ali, iki buçuk lira veriyormuş. Biz de beş verelim, dedik. 
Kütüphaneye geldim. Odacı Ahmet'le bizim Ahmet'e Abdullah Hoca için iki lira gönderdim. Kendisi de üç lira koyup verecek. Akşama kadar yazılarla uğraştım.
Mustafa Ağa gitti. Müzekkereyi komisyona havale ettirmiş getirdi. Akşam yakın olduğu için daireye gönderemedim. Akşam kütüphaneyi kapatıp eve gittim. Yine oda'da köylüler var. Yemek yedik. Yatsıya geç kalmışım. Camiye giremedim. Eve döndüm. Namazdan sonra Abdullah Hoca'yı çağırdık.       
Birader Rafet, çay kaynattı, içtik. Saat dokuza kadar oturarak Abdullah Hoca gitti. Bizim arkadaşta yukarıdan geldi. Birader Saadettin'de geldi Arkadaş gidip Emine'yi yatırıp geldi. Biz de yattık. 
  (Son)