Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 15

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Müfettiş, "bundan ne olur, yakılsa yahut orada bırakılsa…" diyecek oldu.
Müdür Bey, "Bu bir his ve itikat meselesidir. Herkesin hürriyeti vicdaniyesi vardır. Ona dokunulmaz.  Bunun yere gömülmesinden sana ne zarar var" diye susturdu. Şoseye çıktık. Epeyce daha Alaca tarafına gittikten sonra sağa saptık bir köprüden geçtik. Alamaslı köyünün içinden geçtik. İmad höyüğüne vardık. Yeni yapıların önünde durduk. Abdullah Bey ve Hakkı Bey, hoş geldiniz, diye bizi alıp salona götürdüler. Salonun dışında kanepelere oturduk.
Müdür Bey, çantayı açtı. Şimdiye kadar gezdiğimiz yerlerden toplanan kiremit parçalarının nerelerden alındığını yazıp zarfların içlerine koymuş. Onların hangi devirlere ait olduklarını sual ettik. Sonra otomobilde ki Gerdekkaya'dan ve yoldaki höyüklerden topladığımız kiremitleri de getirip gösterdik. İçlerinden karakteristik vasıfları bulunanları ayırt ettiler. Sonra yine kazı alanından yeni çıkan çanak çömlekleri gösterdiler. 
Noter İhsan ve Nazmi beyleri kazı yerine götürdüler. Abdullah Bey, izahat verdi. geri geldik. Otomobile bindik. Vedalaştık.
Fotoğrafçı Baha Bey, geçen sefer aldığı fotoğraflardan birer tane verdi. Yanımıza bir bekçi bindi. Karahisar yolunu gösterdi. Tepeyi çıkınca geri döndü. Biraz daha ileri vardık. Semaya ser çekmiş kara kayayı minare gibi gördük. Kayanın yanına geçelim, sonra köye gidelim dediler.
Gittik, tepenin dibinde Noter ve Sadi önden yürüdüler. Biz de yavaş yavaş tarlalardan çıkmaya başladık. Beş-on metre yoldan yükseklikte tarlalarda pek çok kiremit bulunuyor. Müdür Bey, fotoğraf alacağım, diye uğraşıyor. 
İhsan kayanın çok yüksek yerlerine çıktı. "Buralara merdivenler yapılmış. Oturacak yerler var" diye sesi geliyor.         
Nazmi Bey de dört elle emekleyip gidiyor. Sadi tepenin üst tarafına geçti. "Sırlı kiremitler var" diye bağırıyor.
Müdür Bey, bana "sen yukarı çıkmaya uğraşma çok yüksek ve sıcak, buralarda kiremit topla" dedi.
Biraz daha yükseldim. Nasıl çıkmışlar ve öküzler buraları nasıl sürmüşler. Çok dik, pek çok kiremit topladım. 
Müdür Bey, Nazmi Bey'le otomobilin yanına gittiler. Sonra müfettiş ve İhsan Bey'ler de geldiler, gittiler. Ben de yavaş yavaş gittim. Bir de baktım yolun öte geçesinde yine bir kayalık yerler var. Orada yapı harabeleri görünüyor. Oraya gittim. Ne bakayım, çok muhteşem bir yapı. Sekiz-on kubbe var. Kubbelerin üstündeki taşların ve bazı iç duvarlarını söküp taşlarını götürmüşler. Böyle harap halinde yine ihtişamını kaybetmemiş, işte burası vakfiyelerde zikri geçen Koçhisar Medresesi diye hükmettik. 
Medresenin büyük kapısından girince havlide boşluk bir yer var. Orası açık mı imiş, yoksa onun üzerinde dahi kubbe mi vardı, bilinmiyor. Yalnız sütunların üzerinde yarım kubbelerin yerleri duruyor. Bu yapıdan 20-30 metre kadar aşağıda yine taşları sökülmüş bir kubbeli mevki daha ve sonra daha üst tarafta bir harabe daha var ki, oralarda büyük taş yapılar bulunan büyük bir şehir olduğu anlaşılıyor. 
Müfettiş Bey'le Müdür Bey, medresenin iç ve dış duvarlarını metre ile ölçüp biçtiler. Bir krokisini yaptılar. Epeyce orada uğraştık. Başımıza büyük küçük Çerkezler toplandılar. Oradan yürüdük, Çerkez köyüne vardık. 
Eski mezarlıklarda yazılı taşlar var dediler. Müdür Bey, "git de bak, şu yazılı taşlara" dedi. Sadi ile gittik. Yarısı toprakta gömülü büyük bir taş. Üstünde Rumca yazılar var. Sadi Bey, yazdı. Geri geldik. Baktık otomobilin başına köylüler dolmuşlar. Müdür Bey'i indirmişler. Odaya götürüyorlar. Biz de arkadaşlarla vardık. 
Uzun bir Çerkez'in odasına oturduk. Kahve geldi, içtik. Müdür Bey, çantasını açtı. Yer adları ve medrese ve kale hakkında birçok sualler soruyor. Çerkezlerin her biri bir malumat veriyor. Sonra oda sahibi bize "ufacık bir kahvaltı çıkartsak, yer misiniz?" dedi. Arkadaşlar hiç söylemediler. Acıktıklarını biliyorum. 
"Eh getirirseniz biz de yeriz" dedim. 
Bir kalbur üzüm ile fırından yeni çıkmış çörekler ve bir sahan da peynir geldi. Müdür Bey, "ben yemem" dedi ama sonra duramadı o da çokça üzüm yedi. Sofra kalktı. Tekrar kahve geldi. Bu sırada Çerkezler avuç avuç bakır paralar getirmeye başladılar. Pastan yazıları kalmamış, okunamaz haldeler. 
Müdür Bey, emanet olarak bunları götürelim, paslarını sildirip okuyalım, Bize yarayacaklarını müzemiz için satın alırız, dedi. Çantasından zarf ve kâğıt çıkartıp getirenlerin isimlerini ve paralarının miktarını yazıp sardı, çantaya koydu. 
Hemen bir kilo kadar para getirdiler. Hepsini aldık. Köyün içinde birkaç yerde kaleden gelmiş taşlar olduğunu söylediler. Gittik, baktık. Kimisi sütun başlığı. Çoğu Hıristiyanlığa ait taşlar. Gidelim, dediler. Kalktık, otomobile bindik. Artık Türk köyüne gitmekten vazgeçmiştik. Biz de gelmiş iken o köyü de görse idik, dedik. 
Sonra Çorum yoluna geri döndük. Yine Çerkez köyüne uğrayıp bir Çerkez alıp Türk köyüne gittik. Mektebin önünde indik. Mektebin bahçesi filan çok zollu (güzel). Birçok bayanlar var. Mektebin önüne oturduk. Ayran getirdiler. 
Ortada kolu sarılı bir muallim var. Başmuallim bizim Çorumlu Bal Bekir'in torunu İsmet imiş, Alaca'da olduğunu söylediler. 
Orada iki taş varmış, nakışlı diye ısrar ettiler. Yıkattılar, boyattılar, taşların fotoğrafını aldılar. Köyün içinde taş vardır, diye hademe ile beni gönderdiler. Nazmi ve İhsan da beraber geldiler. Camiye gittik. İmamla görüştük. Cami yeni yapı. Havlisinde taşlar var. Duvara konulmuş eski taşlara baktık. Bir eski yazı yok. Birkaç eve gittik. Evin birinde duvarda kapı gibi beyaz bir taş, üzerinde Rumca yazı ile nakışlar var. Nazmi Bey bunun yazısını aldı. 
Mektebe geldik. İhtiyar, genç, Müdür Bey ve kadınlar bir arada oturuyorlar. Hepimiz beraber fotoğraf aldıralım, dediler. Kadınlar önde biz arkada durarak bahçede bir grup fotoğrafı aldırdık. Kadınlar Alaca Jandarma kumandanın annesi ve karısı ve komşuları imiş. 
Ben biraz mektepten dışarı çıkmıştım. Bizim Ahmet'in adamlarından delikanlı biri beni tanıdı, geldi. "Hoş geldin" dedi, görüştük. 
Şoför Kemal'in eline bir mızıka geçmiş. Çalıyor. Köylü bir Çerkez de karşısında oynuyor, fotoğraflarını aldım. 
Müdür Bey, gidelim, dedi. Vedalaştık, bindik, yürüdük.
Yine Çerkez köyünün içinden geçtik. Muallim Mahir Bey'le kardeşini orada bıraktık. Yine eski yola düştük. Dağlar bayırlar aştık. Ormanlara düştük. Daracık patikalardan geçtik. Korkular geçirdik. Şoseyi zor bulduk. Nihayet Küre köyünün pınarına sapılan yolun karşısına şoseye çıktık. Müdür Bey "pınar başında çay içelim" demiş. Ben duymadım. Arkadaşlar, "geç kalırız" demişler. Ben bu sözü de işitmedim.  
Müdür Bey kızmış. Hiçbir yerde durmadık, Hatap fabrikasında çay içelim, dedim. Müdür Bey " Yapı altında çay içilmez, gidelim" dedi. Hatap'ta da durmadık geçtik.
Bahri Efendi yanında bir kız çocuğu ile pencereden bakıyordu, selam bile veremedik. 
Akşam yakın Çorum'a geldik.   
***
10 Teşrin-i Evvel- 31 Teşrin-i Evvel 938 
(Ekim-1938)              
 Şu üç hafta içinde bağ kaynattık. Ve eski evin tamiratı, oda'nın arkası kayyumların Ahmet Ağalardan taraf duvarın sıvası ve damın bahçe taraf duvarı ve abdesthanenin betonunun tamiratı bitti. 
Maarif Müdürü Bey, İstanbul'a gidip geldi. "Cumhuriyetin Onbeş Yılı" broşürünü bastırıp getirdi. 
Cumhuriyet bayramını yaptık. Başkaca hatırıma gelen olmadığından bu kadarla iktifa edildi. 
Seydim oğullarından Cercis Ağa da bu günler içinde vefat etmiştir.
Bizim arkadaş da bugünlerde hastalığı ziyadeleştirdi. Tükürüğünden kan geliyor. Ve nöbeti var. Gece yatağa girip çıkıp söyleniyor. "Ben de Fehmi Efendi gibi oldum" diyor. Doktor getirtelim, diyorum. İstemiyor. 
Birader Sadettin'in koltuğunun altında kedi memesi çıktı ve çoğaldı. Pek çok eziyet çekiyor. 
Amcamın da bir haftadan beri baldırında çıkan çıban yetkinleşmiş. Evvelki gün pansumancı Ömer Efendi'yi çağırıp yardırdı. "Epeyce ferahladım" dedi. 
21 Teşrin-i Evvel 938 Pazar
-Alacahöyük Kazı Heyeti ile Çorum Gezisi-
Bu sabah kalktım, kütüphaneye gittim. Ramazan gireli bugün altı gündür seherde kalkıyorum. Yemekten sonra ışıyıncaya kadar bir cüz Kur'an-ı Kerim okuyorum ve sabah namazını kılıp yatıyorum. Saat sekiz veya sekiz buçukta kütüphaneye gidiyorum. 
Havalar açıldı. Güzel güz havası. Ekilen ekinlerin hepsi bitti. Buğday piyasası kırık. En iyi buğday haklası (ölçeği) 60 kuruştan yukarı yok. 
Birader Rafet 27 hak cevizimizi hakı 115 kuruştan sattı. 
Bugün evde ekmek yapıyorlar.
Komite başkanı Noter İhsan Bey'le bugün Elvan Çelebi'ye gidelim, diye görüştük. Mustafa Ağa'ya şoför Kemal'i çağırttım. Meseleyi anlattım. Kemal "bu gece Alacahöyük kazı başkanını, heyeti ile beraber gezmek üzere Çorum'a getirdiğini ve halen de otomobilin onların emrinde bulunduğunu" söyledi.
Öyle ise biz de gidemeyiz, dedim. Gitti. Ne durduk ne durmadık bir de baktım, Heyet Kütüphaneye geldiler. Eski kitaplar ve muhteviyatı itibariyle cilt ve tezhip itibariyle değerli olanlara baktılar. Hamit Zübeyir Bey gitmiş, yerine Mühendis Süleyman Bey isminde bir zat gelmiş. Ailesi ile beraber, bir de bizim gördüğümüz Abdullah Bey ve genç Hakkı Bey ve fotoğrafçı Baha Bey varlar. Yarım saat kadar Kütüphanede oturdular.             
"Çorum'un en eski evlerini görmek istiyorum. Bu hususta not alacağım bize rehberlik yapabilecek misin?" dediler. Ben de, başkasının evine karışmam. Sizi kendi evimize götüreyim, dedim. 
Kütüphaneden çıktık. Ulu camiye uğradık. Kapılar kilitli, giremedik. Sonra eve gittik. Ortalık çok kalabalık. Odaya çıktık. İçeri girdik. Çok beğendiler. Yazlığa sandalye, minder serdik, oturdular. Fotoğrafçı aşağıdan fotoğrafımızı aldı. Üzüm ve elma getirdik, yediler. Bir poz da beni eski sandalyelerden biri üzerine oturtup elime de Kerem Issı'nın asasını verip öylece de bir fotoğraf aldılar. Beraber çıktık. Cami açılmış. Girdik. Bir de minberin fotoğrafını aldılar. Çıktık. Maarif dairesine uğradık. 
Maarif Müdürü yatıyormuş. Giremedik. "Kaleye gidelim" dediler. Yürüdük, gezerek Kale'ye çıktık. Kapının yanında ve pınarın yanında bulunan Rumca yazılı taşları Hakkı Bey defterine yazdı. İçeri girdik. Caminin yanında yukarı çıkacak bir yer varmış. Kalenin üzerine çıktık. Dört köşe duvarının iki köşesini gezdik. Geri döndük, indik. Sonra da yerden kalenin etrafını dolaştık. Baha Bey de kalenin birçok yönden fotoğrafını aldı. Geri şehre indik. 
Sulu Hanın önünden geçerken şoför Kemal önümüze çıktı. "Elvan Çelebi'ye gidecekseniz, bunları da götürelim, diye bana söyledi. Ben bir şey demedim. 
Abdullah Beyle Hakkı Bey kendi aralarında yavaşça görüştüler. "Evet Müdür Bey'e söyleyiniz de gidelim" dediler. 
Pekâlâ, dedim. Onlar öğle yemeğine lokantaya gittiler. Ben de müdürün yanına geldim. Hala kalkamamış. Uyarmalarını söyledim. Uyarmışlar. "Geliyorum" demiş. Bekledim, geldi. Meseleyi anlattım. " Ben gidemem, siz gidiniz" dedi. Ve "Kütüphaneye kadar gelip heyetle görüşeceğini" ilave etti. Ben kalkıp daireden çıktım. Sulu hana uğradım. Kemal yokmuş. Gelince otomobili alıp kütüphanenin önüne gelmesini söyledim. 
Kütüphaneye geldim. Çorbacı zade Şevket Efendi var. Sonra Kayış Şevket Bey, Hakkı Hafız geldiler. 
Mustafa Ağa ile İhsan'a haber gönderdim. Müdür de geldi. Sonra İhsan, Hakkı Beyle Türkçe Öğretmeni Bahri Bey geldiler. 
Daha sonra Abdullah Bey, Süleyman Bey'le babası ve Baha Bey geldiler. Kahve, çay içtiler. Oturduk, görüştük, konuştular. Otomobil geldi. 
Ben, İhsan, Süleyman, Abdullah, Baha, Hakkı ve babası bir de Öğretmen Bahri (Miyak) sekiz kişiyiz. Müdür Bey bizi selametledi. Yürüdük. Mecitözü şosesinden doğru gittik. Söğütlü pınarından döndük köye vardık. 
Köylüler ikindi camiinde imişler. Biz biraz oraya buraya bakana kadar cemaat çıktı. Abdullah Bey caminin dış kapısını gördü. Hayran oldu. "Aman bunları buradan kaldırmaya hemen teşebbüs ediniz. Ben vekâlete yazarım. Ankara'ya gitmeden siz kendi müzenize koyarsınız. Güzel olur." dedi. Pekâlâ dedim.
"Bu kapının eşi Türkiye'de ancak iki yahut üç olup onların Ankara Müzehanesi'nde bulunmakta olduğunu söylediler. Sonra Camiye girdik Yapının planını çizdiler. Yeniden tamir görüp eski şeklinin değiştiği kanaatine vardılar. Sonra Baha Bey'e havuzun fotoğrafını aldırdık. Çıktık. 
Türbenin üstündeki kitabenin ve Yeşil direğin fotoğraflarını aldılar. 
Köydeki hamamı görmeye giderken köyün en eski bir evine baktılar. Hamama girdik. Evvelki gidişimizde içeri girememiştik. Bu defa elektrik verdiler. Hepimiz girdik, gezdik. Kimi yeri dam, kimi yeri samanlık yapmış. Kurnaları filan hep duruyormuş. Ev sahibi burayı 45 liraya satın aldığını söyledi. 
Abdullah Bey, " Çok ucuz ve hem de böyle bir tarihi binanın satılması çok yazık olmuş" diye mütalaa bulundular. Hepsi de acıdılar. "Merhamet edip iadesini" muhtara söylediler. Geri döndüler. Otomobilin yanına geldik. Orada biraz oyalandıktan sonra bindik. Yine aynı yoldan geri Çorum'a geldik. Otelin önünde durduk. Vedalaştık. Onlar da yemekten sonra gideceklerini söylediler. Ben de evimize geldim. 
   (Sürecek)