Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 14

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

10-11 Eylül 938 Cumartesi-Pazar
_Camili Köyü- Gerdekkaya Gezisi-
Bu sabah kalktım. Doğru kütüphaneye gittim. Noter İhsan Bey geldi. Nasıl gideceğimizi ve kimlerle gideceğimizi sordu. 
Tombuş Nazmi Bey, Müfettiş İbrahim Bey ve Sadi Bey var. Halil Bey'e de haber gönderelim, giderse onu da alalım. Başka kimseye gerek yok, dedim. Ve yemek için peynir, zeytin, ekmek, çay, şeker biraz da kebap alalım, diye müşavere yaptık.
Halil Beye saat birde Maarif dairesinde hazır olması için yazıp Mustafa Ağa ile gönderdik. "Gelirim" demiş. 
Çarşıdan alınacakları aldık, hazırlandık. Öğle yakın eve uğradım. Çamaşırlarımı değiştim. Kütüphaneye gelirken Maarife uğradım.
Sadettin biradere Fehmi'nin nasıl olduğunu sual ettim. "Ziyanı yok" dedi. Gideceğimizi haber verdim. Kütüphaneye gittim. 
Saat bire gelirken arkadaşlar hepimiz toplanıp sepetleri alıp doğru Maarif dairesine gittik. Halil Bey gelmemiş. Müdür Bey'e gazeteden tashih için yazılar göndermişler. "Şunları yapalım" dedi. Paylaştık, yarım saat kadar çalıştık, bitirdik. 
Arkadaşlar Müfettiş odasında oturuyorlar. Otomobilin bazı tamirleri varmış. Kemal onunla uğraşıyormuş, gelemedi. Nazmi Efendi "eve gideyim, gelirim" diye gitmiş. İhsan para vermiş, leblebi aldırmış. Ben de hademe İsmet'e demiştim. O da almış. İkisini birleştirdik. Çantaya koyduk. 
Hepimiz müfettiş odasında birleştik. İbrahim Bey çay ısmarladı içtik. Diğer Müfettiş Fehmi Bey Sungurlu'ya gitmiş. 
Saat iki oldu. Gücele otomobil geldi. Yine Halil Bey yok. Artık beklemeyelim, dediler. Bindik, yürüdük. Yozgat şosesini takip ediyoruz. Kışla, Burunçiftlik fabrikası..Yolda Koruma memuru Ahmet atıyla bekliyormuş. El salladı, durduk. Hatap'ta Bahri Efendi'ye götürülecek bir mektup varmış. Bize verdi. Aldık, yürüdük. 
Yolda çingeneler ayı oynatıyorlar, yanlarından geçtik. Ayı iki arka ayağı üzerine kalkmış. Etrafına toplanmışlar. Çingenenin birisi ayının zincirinden tutuyor. Diğeri de def çalıyor. Ayı da döne döne ön ellerini aşağı doğru sallayarak ve başını iki tarafa döndüre döndüre adeta bir insan gibi oynuyor. Geçtik. 
Yolda hiçbir yerde durmayıp belli bir yere kadar gitmeyi kararlaştırdık. Hatap Fabrikası önünde beş dakika durup Bahri Efendi'ye mektubunu bıraktık. Otomobilin suyunu koydular, yürüdük. Hatap derelerinde Sadi birkaç yerde inip kekliklere silah attı ise de tutturamadı. Boğazı çıktık. Küre Beli'ne vardık. Ve Küre'ye giden yolun başında otomobili durdurup geçen sefer çay içtiğimiz pınarın başına vardık. Su içtik. Köyden bir köylü geldi. Geçen sefer geldiğimizde gördüğümüz çoban Himmet'i sual ettik. Onun bugün malları köyün diğer tarafına götürmüş olduğunu söyledi. Akşam köye gelince "seni maarif müdürü Camili'ye çağırıyor " diye söylemesini tembih ettik. "Derim" dedi. 
Camili'nin yolunu öğrendik. Sürdük. Az ileride yine sola giden bir ham yol gördük. Saptık doğru Camiliye vardık. Mektebin önünde durduk. Muallim yok imiş. Mektebin anahtarı bir kadında imiş. Muhtarı gönderip anahtarı aldırttık. Açtırıp eşyaları yerleştirdik. 
Köyden aşağı derelerde mağaraların olduğunu söylediler. 
"Dey haa..şuracıkta.. on-onbeş dakika ancak gelir" dediler. Yine otomobile bindik, yürüdük. Köylüler harmanda. Köyün bahçelerinde birçok kilim var. Toprakları çok güzel. Yetiştirdiklerini götürüp sattıklarını söylediler.  Büyük bir miktarda mahsulden para kazandıklarını söylediler. Köyün büyük pınarını, derelerin içini geçtik. Köyden iki delikanlı yanımıza bindiler. Yer-yol gösteriyorlar. Aman Yarabbi bir derenin içine girdik. Otomobil değil beygir arabası dahi zor geçermiş. Hemen şoförün aklı gitti. İki taraf minare gibi kayalar, ortadan sular akıyor. Otomobil bazı suyun içinden bazı kenarından gidiyor. Öyle daracık bir yere geliyoruz ki, Tombuş Nazmi Bey  "aman dur, inelim de öyle geç" diyor.
Müdür gülüyor, büyük bir su, üstünde yüksek ve na-tamam bir köprüye dayandık. Karşı tarafta bir değirmen var. Lakin su, köprünün her iki tarafını oymuş. Köprü direkler, duvarlar üstünde adeta yukarı çekilmiş bir vaziyette yerden bir iki metre yüksekte duruyor. Dere de derine benziyor. 
Otomobil burada dursun, dedik. Yürüdük. Çayın bir geçit yerini bulduk. Taşlar üzerinden atlayıp geçtik. Güneş aşmak üzere. Karşıda büyük kayalar ve dereler görünüyor. Ve aynı bizim Eskiekin de ki kaya gibi üç pencere oyulmuş bir kaya görünüyor. 
"İşte burası Gerdek kaya" dediler. 
"Gerdek kaya köyü diyorlardı, bunun köy neresinde?" dedim. "Gerdek kaya köyü buraya iki saat mesafede" dediler. Bir tarla geçtik, değirmenin harkına geldik. Bizden evvel giden arkadaşlardan İhsan, Sadi, Müfettiş İbrahim Bey yukarı tırmandılar. Köylünün birisiyle Nazmi ve Müdür Bey ve ben kaldık. Köylü ile Nazmi Bey de geçtiler. İki şişman kaldık. Müdür Bey 111 kilo. Ben ise 90'a yakınım. Hark geniş, atlayamıyoruz. Suyun içine düşeceğiz diye korkuyoruz. Suyun aktığı derenin aşağısına kenardan yürüdük. Bir daracık gözümün kestiği bir yer bulamadık. Müdür Bey, " artık burada kalalım. Sen git de gez, diye Nazmi Efendi ile köylüyü de gönderdi. 
İhsan, Müfettiş İbrahim Beyler kayaya çıkmışlar. Pencerelerden içeri girmişler. Konuştukları, sesleri geliyor. " Burası gayet muhteşem, görülecek bir yer. Ertekin gelmezseniz gözünüz açık gidersiniz" diye sesleniyorlardı. 
O vakte kadar ben de harkın iyi dar bir yerini bulup "Ya Allah" diye kendimi attım. Sol ayağımın tabanı azıcık çamura battı ise de "Elhamdülillah geçtim" diye güvendim. Ve Müdüre de " beyim sen dahi atlarsın buraya gel" diye seslendim. Ama O cesaret edemedi. "Ben geçemem, güneş gitti. Vakit pek fena hiç olmazsa şuradan bir fotoğraf alsaydım, teessüf etmezdim" diye söyleniyordu. Bu vakte kadar değirmen tarafından önlerinde merkepleri iki köylü geldiler. Onlar da Müdür beyin geçemediğini görünce alaka gösterdiler. Harkın daracık bir yerini aramaya başladılar. Müdür Beyi merkeple geçirmelerini teklif ettim fakat merkebe baktım küçük. Müdür Bey malum. Merkebin belini sallar, hayvan taşıyamayınca huysuzlanır, kıç atar, suya yatar da rezil oluruz diye korktuk. Müdür Bey "eşeğe binerim" dedi. Köylüler de "Yok aman efendim, binersin de… Merkep huylu, kıç atar, suya yatar, binme. Sonra mahcup oluruz, diye özürler dilemeye başladılar. 
Artık baktık. Olmayacak. Israr ediyoruz, artık iki arkadaş suya girip iri büyük birkaç taşı-kayayı suya koydular. Müdür Bey de o kayalara basarak geçti.
Biz de tepeye tırmandık. Lakin pek mebzul kiremit kırıklarına rastladık, toplamaya başladık. Köylülerde beraber yavaş yavaş çeyrek saatte kayaya çıktık. Ve oyuk yere geçmek üzere kayanın üzerinde adam eliyle açılmış alt tarafı yalçın kaya bir patika yoldan emekleme suretiyle geçtik. İçeri girdik. Beş altı metre uzunluk ve bir buçuk metre genişlikte bir salon. Onunda batıya nazır cephesinde üç sütun yekpare kayadan oyulup çıkarılmış ve üst kısmı da direk başlığı gibi bir şekilde yapmışlar. Üzerine nakış vurmuşlar. Direklerin araları pencere gibi açık. Salonun arkasında yine yekpare kaya üzerine oyulmuş bir yer var. Sadi Bey oraya girmiş Habire yazı yazıyor. Ve Noter de salonda bulunan odaya girmiş ölçüsünü alıyor. 
Nazmi Bey de "ben şimdiye kadar çok mühim ve muallâk bir yer görmedim. Ne iyi ettim, geldiğime" diye güveniyordu. 
Orta direğin alt kısmında ki başlık kırılmış. Direk muallâkta durur gibi duruyor. Altında yine bir oyuk var ise de girilecek bir yeri yok. Geri inmeye başladık. Derenin içinde bir kuyu varmış. Arkadaşlar kuyuya bakalım diye gittiler. Biz de kiremit toplayarak harkın yanına indik. Ve taşların üzerine basarak geçtik. İki köylü "Efendiler derenin içinde bizim köyümüz var, oraya gidelim, buyurun" dediler. Gitmedik. Otomobilin yanına yürüdük. Arkadaşlar da arkadan yetiştiler. Güneş de battı. Çayı geçtik. "Mezkûr köprüyü Garip Bey yaptırdı, değirmen de onun" dediler. Ve "Gerdek kayanın aşağısında bir yer kazdırdı. Temel ve odalar çıktı. Hala orada duruyor" dediler. 
Bizim başkan Noter İhsan Bey, kuyunun derinliğini ve taştan merdiven ile inildiğini anlatıyor. "Ben ancak on basamağını indim. İçerisi çok karanlık" diyordu. 
Otomobil aynı yollardan avdet ediyor. Bağlara geldik. Sonra içinde tabii mağaralar bulunan kayaların arasından selametçe Büyük Pınar'a çıktık. Sonra köye vardık. 
Mektebe indik. Eşyalarımızı açtık. Semaveri yaktım. Yemeği serdim. Bir sepet üzüm getirdiler. Başka bir şey istemez, dedik. İki lamba getirdiler. Yaktık. Yemeğe oturduk. Kebabı açtık. İhsan Bey iki tavuk kızarttırmış, onu da çıkardık. Biz yemek yiyinceye kadar Muhtar, bekçi yedi kat yatak ve yorgan getirdi. Yemekten kalktık. Çaya başladılar. Türkü bilir adamları istediler. Birisi var ama karısı hasta imiş, gelmiyormuş, dediler. Müdür Bey, herhalde gelmesini istedi. Bir de baktık Küreli Çoban Himmet yanında kendisi gibi Küreli bir delikanlı ile girdiler. "Selam ve aleyküm selam" oturdular. Delikanlı da âşık mı diye sorduk. "Hayır kardeşimin oğlu" dedi. Pekâlâ, dediler. Müdür keyiflendi. "Geçen sefer ağzından yazılan destanın ve ağıtların bazı yerlerini bozuk-eksik gördüm, onları düzeltelim" dedi. Himmet okumaya başladı. Bir de haber giden Âşık Hasan geldi. Himmet durdu. 
Âşık Hasan'ın bir destanı varmış "onu söyleyeyim" dedi. Sadi Bey yazıyor, Âşık Hasan söylüyor. Biz de bir taraftan çay içiyoruz. Burası kopuk, şurası düşük olmadı, şöyle olacak, böyle olacak diye itiraz ediyorduk. 
Âşık Hasan "bu destan uzun ben de yazılısı var. Belki ağızdan söylersem beyitlerini filan unuturum, yarın yazılısını getireyim" diye onu bıraktı. Birkaç güzelleme, koşma yazdırdı. Pek çok oturmayıp bırakıp gitti. Yine biz Himmet'e kaldık. Himmet başladı. Bu defa da köyün bekçisi itiraza başladı. "Bu çoban bunları ne biliyor. Ağızdan alıp satıyor. Asıl bunları yazan  ve okuyan benim dayımın oğlu. Şimdi köyde değil. Bağlara gitmiş Yarın adam gönderir getirtirim. Ondan yazınız" diye söyleniyordu.
Müdür de: "Biz yarın erkenden gideceğiz, ne vakte gelecek. Himmetin söylediği yeter" diyordu. 
Ama Bekçi bazı beyitleri Himmet'ten önce okumaya başladı. Himmet'i susturdu. 
Müdür 'de : "Yarın sabah biz uyanmazdan önce dayının oğlunu istiyorum" dedi. Sonra da "yatakları yapalım" dedi. Kalktık. Himmet gitmeye izin istedi. Müdür Bey, ellerine para verdi. Hepimizle vedalaştılar, gittiler. 
Müdürle müfettişin yatağını ayrı bir odaya, bizim yatakları da büyük odaya yaptılar. Lambayı söndürmedik. Herkes yataklarına yattılar.  Bana da kalın bir yorgan düşmüş. Havada soğuk olduğundan üşümedim. Çok iyi oldu.
Bir saat kadar oradan buradan lafladık. Uyumuşuz. Bir de Noter uyanıp yüksek sesle söylenmeğe başladı. Nazmi Bey de uyandı. Artık lafın kösteğini koyuverdiler. Derken laf harkı atlamaya temas etti.     
Müdürü nasıl geçirdin, diye sual ettiler. Ben de olanı biteni anlattım. " Merkep kıç atar diye merkebe bindirmeye razı olmadıklarını" yeri söylerken herkesi bir gülüşme tuttu. Sadi de uyandı. Yahu ne yapsın herif 111 kilo yükü ufacık bir merkep nasıl çeksin. Köylülerin hakkı var. 
"Allah esirgesin eğer müdürü merkebe bindirse idin merkebin beli kırılmış çoktan ölmüştü" diye tevillere başladılar. Bir taraftan kahkaha ile gülüyorlardı. 
"Yapmayın arkadaşlar müdür işitir de gönlü kırılır, gülüşmeyin, uyuyalım" dedikçe gülmeleri, ziyadeleşti. 
Öksürük tıksırık birbirine karışıyor, yatamıyorlar. Yatakların içinde oturmuşlar, gülmekten yatıp-yatıp kalkıyorlar. Adeta bayılıyorlardı. 
Ben başımı yorganın içine aldım, yattım. Gülmemeye uğraşıyorum. Yanımda Nazmi: "Ertekin herif ne dedi. Eşek suya yatar da beyim mahcup oluruz mu? dedi" diyor, tekrar gülmeye başlıyorlar. Kendilerini zapt edemiyorlardı. Ben artık bir şey söylemedim. Onlar da ne kadar daha güldüler bilemiyorum. Uyumuşuz. 
Uyandım, hava ışıyor. Eyiceden sabah olmuş. Biraz daha yatak içinde uyanık durdum. Sonra kalkıp elbisemi giyindim. Şoför Kemal yattığı gibi kalmış, uyuyor.
Öte tarafta Noter kalktı. "Ben bir düş gördüm" diye yüksek sesle konuşmaya başladı. Nazmi Bey de kalktı. "Ben de düş gördüm ama gözlüklerimi takmayı unutmuşum, iyice seçemedim" diye yine güldürmeye başladı.  
Ben kalktım semaveri yaktım. Müdür Bey'in odasından hiç ses çıkmıyordu. 
Nazmi Efendi, bir de geceki Himmet'in okuduğu ağıtları taklit etmeye onun gibi avaz avaz bağırmaya inilemeye başladı. 
"Yapmayın, ya hu! Müdürü gece uyutmadınız, biraz şimdi bari uyusun" dedim. 
"Yeter uyuduğu, biz uyandık, o da kalksın" diye gürültü ediyorlardı. Ben kapıya çıktım. 
Müdür ve müfettiş de kalkmışlar. Dışarı çıktılar. Lakin Müdür Bey'in çehresinden düşen sinek bin parça oluyor. İçeri girmedi. Dışarı salona oturdu. 
Bu sırada bekçi merdivenlerden çıktı. Müdür pür-hiddet  " hani ya türkü söyleyen gelmedi" diye çıkıştı. Bekçi elini ufalamaya başladı. "Müdür beyim getiremedim .. " demesine kalmadı. Müdür, "haydi kerata çekil karşımdan, yalancı, düzenbaz adamlar, siz gibi insanların gözü çıksın" diye gürledi. Bekçi soluğu aşağıda aldı. Bir daha köylülerden hiç kimse görünmedi. 
Çayımızı içtik. Eşyalarımızı topladık.  
Mektebin yanında kargir bir cami var. Şoför Kemal camiye girmiş, mihrabında yerlere serilmiş Kur'an yaprakları üzerine kediler kunnamış, onları toplamış, getirdi. Bunları yakalım, dedi. Yaktırmadım. Giderken yolda ayak değmez bir yere gömelim dedim. Otomobile koyduk. Bindik, mektebin anahtarını kapı ağzında bırakıp bir çocuğa teslim ettik. 
Köyün şu hali hiç hoşuma gitmedi. Yürüdük epeyce uzaklaştık şoseye çıkacak yerde tarlanın birinin hendeğine Kur'an yapraklarını gömdük. 
   (Sürecek)