Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 13

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

8 Eylül 938 Perşembe
(Seydim)
Bu sabah kalkıp kütüphaneye gittim. Maarif Müdürü Bey geldi. Çorumlu mecmuasına konulacak klişeleri istedi. Mustafa Ağa ile gönderdim. Müdür Bey "öğle sonu saat bir de hazırlanarak daireye gelmemi bir yere gideceğimizi" söylemiş. 
Eve gittim. Haber verdim. Kütüphaneye geldim. Çay, şeker, peynir, zeytin, ekmek aldım. Sepete bütün malzemeleri yerleştirdim. Mustafa Ağa'ya verip daireye gittik. Otomobil gelmemiş. Beklerken Sadi Leblebici'nin yeğeninin düğünü varmış. Kamit oğullarından kız almışlar. O dahi geç geldi. Otomobil de geldi. 
İlk tedrisat müfettişi İbrahim Bey çocuğu Orhan ile Müdür Bey yeğeni Ahmet ile biz de Sadi Bey'le bindik. İskilip yolunda gidiyoruz. Yine Elemin köyüne varmadan sağ kolda Sırça köy höyüğünü geçtik. Müdür Bey inip fotoğraflar aldı. 
Seydim'e vardık. 
Mektebe indik. İki hademe ve bir de Sakka oğlu Muallim Hüseyin (Sunel) var imiş. Yeni yapılan mutfak kısmını gezdik. Sonra talebelerin yatacak yerlerini gördük. Ve mektebin bahçelerini ve çıkan mahsulâtın ne yapıldığını, tavuklardan kaç yumurta aldıklarını, erişte kestirmelerini ve toplanan buğdayın tetkik ve teftişini yaptılar. 
Muallimler odasında oturduk. Çay kaynadı içtik. Müdür Bey'den izin aldım. Camiye gittim. İmam Yahya Hoca ile görüştüm. İkindi namazını camide kıldık. Çırak-hocanın tahsildar Nuri Bey de cemaat oldu. Namazdan sonra kıble tarafta ki türbeye inildi. Kapısı açık imiş, içeri girdik. Seyyid Murad'ın büyük oğlu Seyyid Hasan imiş. Mendilimi üzerine serdim, aldım. Seydi Murad'ın diğer iki oğlundan Seyyid Bilal'in Sinop'ta ve Seyyid Mağlum'un başka bir yerde yattığını söylüyorlar. Çıktık.
Mihrabın doğu tarafındaki Türbenin kapısı çakılı imiş, giremedik. Orada da Seydi Murad yatıyormuş. 
Caminin kapısında tarih ve yazıya ait bir şey göremedim. 
Şadırvanın Seydi Ebubekir'in tamir tarihi ve bazı yazılarını okudum. 
Minaresi çok eski mimariden. Bizim şimdi Fırka binasının yerindeki eski Çakırlı caminin minaresine benziyor. Bu biraz daha ince ve uzun görünüyor. 
Otomobilin yanına geldim. Müdür Bey'ler de geldiler. Mektepte bir soku gösterdiler. Bu taş herhalde eski bir binanın direklerinin alt başını geçirdikleri yere berkili taşlardan olmak ihtimali var. Bazıları da eskiden kahve dövdükleri dibeklere benziyor, dediler. Otomobile bindik, yola düştük. 
Yolun solunda Kabakdere denilen bir mevkideki tarlalardan birçok küpler, temeller ve kiremitler çıktığını Muhtar ağa ve diğer köylüler haber verdiler ise de akşam yakın olduğu için gezmeye gidemedik. Doğru yoldan şoseye çıktık. 
Sonra geçen gün ki çay içtiğimiz pınarın başına geldik. Orada durduk. Eşyayı pınarın yanına çıkararak semaveri kurduk. Yemek yedik, çayları içtik. Yine Sadi Bey, çocuklarla ava çıktı. Birkaç yerde güvercin, keklik aradı ise de eli boş geldiler. Bindik şehre geldik. Akşam geçmiş, yatsı yaklaşmış. Yarın sabahleyin saat sekizde yine dairede hazır bulunmamızı Müdür Bey tembih etti. Evimize geldim. Şu defteri yazdım. 
9 Eylül 938 Cuma
(Kuşsaray-Elvan Çelebi-Mecitözü) 
Bu sabah kalktım. Ne yaptırayım diye düşündüm. Çarşıya çıktım. Yirmi kuruşluk sadeyağ alıp çörekçiye verdim. Dört tane onar kuruşluk kete yapmasını ve kütüphaneye göndermesini tembih edip kütüphaneye gittim. Saat yedide Mustafa Ağa geldi. Yine peynir, zeytin, çay şeker, ekmek de aldırttım, hazırlandım. 
Otomobilci Kemal geldi. Otomobilini değiştirmiş, yeni kaptıkaçtısını çok övüyor. "Sırf bizim için değiştiğini, şimdiden sonra kaç kişi olursanız olunuz zorluk çekmeyiz" diyor. Bindik Maarif dairesinin önüne gittik. Hepsi de hazır. Müdür Bey Ahmet'le, biz de Sadi ile bindik. Bugün Müfettiş İbrahim Bey hesabına gezeceğimizi Müdür Bey söyledi. 
İptida Kuşşaray'a gidip Elvan Çelebi'ye uğrayarak Mecitözü'ne gideceğimizi kararlaştırmışlar. Yürüdük. 
Çarşı içinden Merzifon yoluna gitmek istedik ise de Eğri derenin başından Saat haneye kadar ve yine oradan Fırkanın üst tarafına kadar parke döşemek üzere yolları bozmuşlar, geçemedik. 
Dolaştık. Nihayet geçip yola düştük. Sıklık boğazına kadar yol gayet muntazam. Otomobil adeta uçar gibi gitti. Bozuk yerlerde pek çok amele yol tamir ediyor. Birçok yerlerde ham yoldan gidiyoruz. Daima yol tamiri ve kontrolü için nafıa dairesinin hizmetlerini gördük. Güzel yol yapıyorlar. 
Kaymakçı köyüne vardık. Bazı tarlalar ekilmiş, tek sürgün olmuş, yüze çıkmış. Tarlalar yeşillenmiş. Orayı geçtik. İleriden sağa saptık. Kuşsaray kalesi olan dağı seyrediyoruz. Asumana ser çekmiş dört tarafı açık, çok hâkim bir vaziyette duruyor. Tepeye yakın bir yerde indik. Müdür Bey fotoğraf aldı. Kiremit filan varsa diye Sadi ile ben biraz yamaca tırmandık. Gezdik, bir şey elde edemedik. Bindik, köye girdik. Yeni cami yaptırmışlar. Köylülere "herkes camileri yıkıyor, siz de yapıyorsunuz" diye takıldık. 
Kâhyayı çağırttık. Bize de eski azalardan Hamdi adında biri geldi. Ondan Kaletepe'den ve birçok yerlerden malumat istedik. "Başka bir yer bilmiyoruz. Yalnız şu Kaletepe'nin üzerinde top oynayacak genişlikte bir meydan ve etrafında duvarlar olduğunu" anlattı. 
Bu arada Müdür Bey, Sadi'ye "sen burada bekle, türküleri yaz. Biz de şu kale yerini bir gezelim" dedi. 
Köyün içinden güneye doğru yürüyüp tepeye çıkmaya başladık. Müfettiş İbrahim Bey'le Ahmet bizden önde gidiyorlar. Biz Müdür Bey'le kiremit kırıklarını toplayarak yavaş yavaş çıkıyoruz. Birkaç minare boyu çıktık. Yorulduk. Müfettiş de yorulmuş olmalı ki, geri döndü. Bize doğru indiler. Ve mühim görülecek bir şey olmadığını haber verdiler ise de Müdür Bey "geriden bir şey anlaşılmaz, görmek lazım" dedi. Müfettiş, ben gitmiyorum, dedi. Yarıdan fazla çıkmıştık. "Ben bu kadar çıktım, inemem" dedim. 
Müdür Bey'le Müfettiş de döndüler. Ben Hamdi ile çıkmaya devam ettim. Hayli bir tırmandıktan sonra, zirveye vardık. Etrafa bir nazar ettim. Düvenci ovası ve sair etraf, dağın bütünüyle gözü önünde. İnsan aşağı bakınca ovayı bir deniz zannediyor. Hamdi Çavuş bu sırada seferberlikte bu tepede eşkıyalarla cenk edip kaçırdığını anlatıyordu. Yukarıdan aşağı uzanan taş yığınları görülüyor. Bunlar boş kayalardan ibaret ise de her biri altında birer yerli temel bulunduğu da görülüyor. Lakin temel yine yalnız taş ile horasan örülmüş, bulunuyor. 
Adımladım boyu seksen, eni kırk metre olduğunu adımdan anladım. İndik.
Caminin önüne geldik. Müdür Bey gezmeye gitmiş. Sadi Bey yazı ile meşgul. Ben de yanlarına oturdum. Köyün zenginlerinden Veli Kâhya geldi. Hoş-beşten sonra ayran getirtti. Birader Ahmet'ten sual etti. Görüştük. Müdür Bey'ler geldiler. 
Bir talebe bozması, medreseden çıkma var imiş. Kendi yaptığı şiirlerini Çorumlu'da derc edeceğimizi söyledik. "Gönderirim" dedi. Yürüdük Ulupınar'a geldik. Müdür Bey indi. Orada da yine kiremit topladı. Orada bir ihtiyar varmış. Yer adları sual ettik. Söyledi. Oradan ayrıldık. Elvan Çelebi mektebi önüne geldik, indik.
Mektebin altında bir odada köylüler oturuyorlar. Birisi çıkıp bize doğru geldi. Bizim mahalleden demirci Taşkaldıran oğlu Fazlı'nın oğlu Mustafa. Bana "hoş geldin" dedi. Elime bir kâğıt verdi. Baktım, bizim Elvan Çelebi de bulunan tarlalarla ilgili ihtarname, aldım. Müdür beyden izin aldım. Camiye gittim. Ezan okunmuş. Hatip hutbede imiş. Oturduk, sonra namazı kıldık. Çıkarken Müdür Bey'ler de geldiler. Daha içerde cemaat var idi. İçeri giremedik. Dış kapının kanatları gayet musanna kabartma yazı ve nakışları havi Selçuki tarzında olup bir kanadı yerinden çıkmış, duvarda dayalı yanda duruyor. Kitabesi:
"Bismillahirrahmanirrahim
Ya kadim el ihsan ihsaneke el kadim iyyake na'büdü ve iyyake nestaiyn ihtinassıratel müstakıym" diye okuduk. 
Yalnız "müstakıym" kelimesinin caminin yapılış tarihi olduğunu söylediler. Hesapladık: (mim 40+ ye 10+ kaf 100+ sin 60+ mim 40+ lam 20+ elif 1= 681) rakamı çıkıyor. (Miladi 1303)  Bunun tarih olduğunu yalnız köylüler söylüyorlar. Başkaca bir işaret göremedik. 
Sonra Yeşil direğin yanına geldik. Her tarafı taşlarla örülmüş. Bir yerde bir delik bulduk. İçeri türbenin kapısı üzerindeki kitabeyi okumaya uğraştık. Birkaç beyitten başka okuyamadık. Müdür Bey mektebe çıktı. Beni de "hamama bak, yazı filan varsa yaz" diye gönderdi.
Yanımda bir köylü bir de bizim demirci Mustafa ile gittik. 
"Şehirli Necip Çavuş" diyorlar, birisi hamamı satın almış. Ev yapmış. Kapıyı çaldık, içeri girdik. 
Bir kubbeden ibaret olan bir kısmını ev olarak kullanıyorlar. Diğer iki gözü (halveti) ise yine aynı büyüklükte kubbeli ve karanlık, göz gözü görmüyor bir halde olduğundan içeri giremedik, geri döndük.  
Yolda bizim ortakçı hatırıma geldi. Evini sual ettim. Büyük, şehir kapıları gibi bir kapı gösterdiler. Ama kapalı, çaldık, açılmadı. Harmanda olduğunu söylediler. Adam gönderip çağırttık. Geldi, görüştük. Henüz buğdayı sürememiş. "Ben haber ederim" dedi. 
Mektebe geldik. Kâhya yemek hazırlatmış. Yumurta, yoğurt, salata, bulgur pilavı, yedik.
Müdür Bey: "Türbenin kitabesini okumayınca buradan gidemeyiz. Haydi bakalım, okumaya çalış" dedi. Aşağı indim Sadi Bey de beraber geldi. O, Caminin ve Türbenin harici vaziyetinin krokisini aldı. Ben de bir saat kadar kitabeye uğraştım. Sonra Müdür Bey geldi. Beraber çalıştık. Şöylece biraz benzeterek birkaç kelime okuduk. Ama çok yerleri çok mütereddit ve şüpheli olarak yazıldı. 
Bismi el malik el melik el melih vel melik-ed dûn…    
Şu yazıların hepsi iki satıra sıkıştırılmış. Kitabe gayet girift bir halde yazılmış. 
Sonra yola çıktık. Cami ve türbenin etrafında bahçeler içinde ve seyrek meşe ağaçlarıyla mestur tepeler ötesinde bazı binalar göründü. Mecitözü'ne geldik, dediler. Ve "yüz görümceliği ne vereceksin?" diye bana takıldılar. İki tarafı ağaçlarla mestur (örtülü) yoldan ve yapılar arasından geçtik. Bir de sudan geçtik. Gidiyoruz. 
" Yahu biz nereye gidiyoruz?" dedim, gülüştüler. "Burası Horku, daha Mecitözü'ne gelmedik" dediler. Biraz ileride yolun sağında toprak tepeler göründü. Birisi  'höyük gibi" diye nazarımızı celbetti. Geçtik. Artık Mecitözü binaları göründü. Ve çok geçmedi yolun sol tarafında biraz çukur bir tarlada büyük bir yapının yapıldığını gördük. İndik, yapının yanına gittik. 
Ustabaşı Çorumlu Gazi Usta imiş. Karşı geldi, gezdik. 
Zemin katı yapılmış, üzerinin beton demirlerini döşüyorlar. Çok büyük ve güzel bir mektep binası olacak. 
Müdür Bey "henüz daha buranın neden ikmal olunmadığını" sual etti. Müteahhit veya Fen memuru geldi. "Çimentonun gelmediğini" söyledi. 
Müdür Bey "yazmalarını, getirtmelerini, bir kadem evvel bitirmeye bakmalarını" söyledi. Çıktık. Otomobile bindik, yürüdük. Mecitözü'nün bir başından vurup diğer başından çıktık.  Yine bir mektep binasının önünde durduk. indik. Muallim yani Maarif memuru odasında imiş. Girdik. Bir telaşa. Çay sipariş eti. Ve üzüm söyledi. Müdür Bey "gidip karşıda Askerlik Şube yakınında bulunan iki höyüğü tetkik etmemi " söyleyip kendi de kaymakam ile görüşmeye geçti. 
Höyüklerin üstüne vardık. Üzerini düzlemişler. Kiremit parçaları filan hiçbir şey yok. İki üç yüz metre kutrunda büyük höyük de gözüküyor. Onun üzerinde kiremit parçaları filan bulunur mu? diye sual ettim. "O tepede de hiçbir şey yok" dediler. Geri döndük. Hükümetin yanına geldik. Şoförle Sadi'de çarşıda imişler. Otomobili alıp geldiler. 
Biraz bekledik. Bizim teyzenin damadı Hakkı'yı sual ettim. Köyün birinde bir vukuatı tahkik için vazifeli gitmiş, olduğunu öğrendik. Evlerini de bulamadık. 
Otomobilde oturduk. Yanımıza mübaşir Kara Mustafa Hoca geldi. İşte bu da Çorum'un adamı diye bizi karşıladı. Hoş-beşten sonra bizim meseleyi anlattık. O da kendi ahvalinden bahsetti. Hükümet dağıldı. Müdür Bey'ler de geldiler. Bindik. Yürüdük. Aynı yoldan Elvan Çelebi'nin Söğütlü pınarına geldik. Geçtik. Birkaç yüz metre mesafe geçtik. Sol kolda ufacık bir tepe gördük. 
Müdür Bey, otomobili durdurdu. İndik. Tepeye vardık. Ne bakalım. Kiremit buğday saçılır gibi saçılmış. Bir kucak topladık. Otomobile geldik. Müdür Bey çok memnun oldu. Bindik, yürüdük. Akşam ezanında Elmalı köyünün üzerindeki tepenin bir tarafında yol üzerinde sol tarafta bir pınar var. Orada durduk. Semaveri yaktık. Mutat yemeğimizi yedik. Çay içtik. Toparlandık, otomobile bindik, uçar gibi şehre geldik.
   (Sürecek