Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 12

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

2 Eylül 938 Cumartesi                     
Çamdeğirmeni- Deller       
Bu sabah kalktım. Doğru kütüphaneye gittim. Öğleye kadar fasılasız 'Defterdar Taceddin Paşa Vakfiyesini' yazdım. Müdür arada haber gönderiyor. Henüz kimse gelmedi. Otomobil tutulmadı. Mustafa Ağa'nın buğdayı çıkmış. Harmana gitti. Öğleye kadar böyle vakit geçti. Mustafa Ağa geldi. Geziye iştirak edecekler de gelmeye başladılar. Biz de eşyaları hazırladık. Kaptı_kaçtı bulunmadığından yine Çerkez Kemal'le tenezzühe gitmeye karar verdik. Öğle sonu saat iki buçukta araba hareket etti. 
Müdür, Tombuş Nazmi, Tarih Muallimi Halil Bey, Noter İhsan Bey, ben ve Müdürün kaynı Ahmet'le yola düştük. 
İptida yoldaki 'Çamdeğirmeni' mezarlarına baktık. Sütunlar mutlaka başka yerlerden bulunup buraya nakil edildiği kanaatini veriyor. Büyük mezarın yani Tur Çelebi'nin denen mezarda gayet masnu (sanatlı-işlenmiş) taş var ise de mezarın yanına konulmuş, derine gömülmüş olduğundan mezar taşı mı, pınar kitabe taşı mı olduğu anlaşılmıyor. Ve birçok her tarafta renkli sütun taşları duruyor. Müdür Bey, bunlar çıkarttırılmalı, dedi. 
İğdelere baktık. Her biri yerlere yatmış, dalları develer gibi uzanmış. Hele bir büyüğü var, adeta büyük bir deve gibi kalın, köklü yatıyor. "Bunlar bin senelik var" dediler. Bindik. 
Deliler'e vardık. Harman yerlerinden geçtik. Caminin önünde durduk. İmam geldi. Hüseyin Hafız, imiş. Camiye girdik. Duvarda asılı levhalardan biri gayet girift ve nakış gibi yazılmış. Şimdiye kadar gelenlerden kimse levhadaki yazıyı okuyamamış. Baktım bildiğim bir sözün metni yazılı. "El muvakkıyt lateşteri, bilyuvakıt ve el yuvakıyt teşteri bil muvakıyt) beytini okudum. İmam şaşırdı. Hayran hayran yüzüme bakmağa ve " İlahi Eşref efendi, ne de çabuk okudun" diye beni takdirlere boğuyordu. Baktık cami yeni. Yalnız tavanın orta göbeğinde nakış varmış. Tahta süslerinin fotoğrafını çektim. Çıktık. Bindik. 
Köylülerin birisini otomobilin yanına bindirdik. Bize yol gösteriyor. Biraz bayır yerlerden çıkmak üzere yarım saatte Çanakçı'ya vardık.  Harmanlardan başımıza birçok köylüler toplandı. 'Kaletepe'yi sual ettik. Karşıda bir sivri tepe gösterdiler. Orada bazı duvar yerlerinin bulunduğunu ve pek çok kiremit ve küp kırığı olduğunu söylediler. "Otomobil oraya kadar gider" dediler. Giderken dereye indik. Otomobili bıraktık, tepeye çıktık. İnerken ve çıkarken inceli kalınlı birçok kiremit topladık. Köylülerin kucağına doldurduk. Tepenin her tarafı da güzel ve fotoğrafını aldık. Otomobilin yanına geldik. İlerde tam bir tepe daha olup oradan da birçok küp ve taşlar çıktığını söylediler. Oraya kadar da gittik. Orayı da gezdik ve fotoğrafının aldık. Kiremit toplayarak indik. Buradan topladıklarımızı da ayrı bir torbaya koyduk. 
İskilip caddesine (yoluna) inmek üzere …. bağları arasından inerken yolun üzerinde büyük bir su harkı köprüsünde iki sap kağnısına rast geldik. Biraz yoldan saparak harka iki metre kala verep bir yerde durduk. Sap kağnıları geçti. Bizim otomobil işlemedi. Akümülatör bitmiş. Motor işlemiyor. Şoför aşağı indi. Önden demir kol ile işletmeye çalıştı ve işletti. Firen açık imiş. "Aman!" demeye kalmadı. Otomobil "gürp" dedi harka düştü ve durdu. Hamdolsun bir ziyan olmadı. İçinden çıktık. Cenabı Hak saklamış. Pek fena bir yere düşmüşüz. Ama bir kaza olmadı. Orada bulunan köylülerin hepsi yardım ettiler. Güç hal ile ite kalka otomobili yola çıkarttık. Bindik doğru şoseye çıktık. 
Sonra Elemin'in yanından Sapağan dere suyunun başına indik. Semaveri yaktık Yemeği serdik. Zeytin, peynir kapışarak yedik. Karpuzu da kestik. Çay da pişti, içtik. Güneş de aştı. Elemin köyünün bütün küçük büyük ahalisi, herkesin elinde veya hayvanın sırtında çam bardaklarla suya gittikleri gibi bilumum hayvanları dahi su içmeye oraya geliyorlar. Pınarın başı pek kalabalık. Herkes bize bakıyor. Hiç yemek-içmek içimize sinmedi. Ne yediğimizi bilemedik. 
Tabak Mehmet Ağa yani Vasfi hafızın babası orada bahçede kalıyormuş. O da yanımıza geldi oturdu gitti. Biz de işimiz bitince eşyaları toplayıp bindik. Yürüttük. Yolda Sırça yahut Serçe denilen höyük gibi bir tepeye, ören yerine çıktık. Pek mebzul (çok- fazla) olan kiremit çeşitlerinden birçok topladık. Havada karardı. Tepeden inerken Noter İhsan Bey üzeri nakışlı ve sırı nakışlı kır kekliğine benzeyen bir kiremit buldu. Hepimiz Noteri alkışladık. Nihayet saat sekiz buçukta şehre geldik. Bütün malzemeleri Müdür beyin evine bıraktık. 
"Yarın erkenden geliriz" diyerek ayrıldık. Halkevine geldik. Selahattin'e bir kaptı-kaçtı yakalamasını tembih ettik. Pazar günü İnalözü köyüne gidilecek.
                                                                ***
4 Eylül 938 Pazar
-İnalözü Köyü Gezisi-
Bu sabah saat altıda kalktım. Baldız Şefika'ya börek yapmasını söyledim. "Ablamı da çağır, beraber yaparız" dedi. Amcamgile gittim. Amcam bağdan gelmiş. Damın, haymalığın ve evlerin ocaklarını filan tamir için sıvacı tembih etmiş. "Başlarında bulunacağım" dedi. Fehmi'nin nasıl olduğunu sual ettim. "İyi" dedi. Baldız da kömüşleri sağmış, sürmüş. "Çabuk ol, Şefika seni çağırıyor" dedim. Eve geldim. Baldız Safure de arkam sıra geldi. Börek hazırlığına başladılar. Ben de Kütüphaneye gittim. 
Saat yedi. İhsan Bey gelmiş. Daha Kütüphane açılmamış. Açtım. Bu arada Mustafa Ağa da geldi. Eksikleri düzeltmeye başladık. Gidecekleri söyledik. 
Kayış Şevket, Sadi Leblebici ve Fransızca Muallimi Halil Fehmi beylere haber ettik. Orta Mektep Müdürü Bey de geldi. 
İhsan Bey, otomobil tutmaya gitmişti, geldi. "Yok, bulunmuyor" dedi. 
Nasıl olur, bu kadar insanı topladık, ayıp olur. Hadi beraber bir daha bakalım, diye hanlara bakmaya gittik. Kaptı-kaçtı bulamadık. Bir tek Kemal'in otomobili var. Yanına bir otomobil daha bulalım istiyoruz, birçok kimselere müracaat ettik, gitmediler. 
Müdde-i umuminin şoförünü gösterdiler. Önce oniki liraya giderim, dedi. Sonra "Müddeimuma bir sormam lazım" dedi. Gitti. Bekliyoruz, gelmiyor. Kemal ona bakmaya gitti. Geldi. " Kahvede oturuyor, gidemem" diyor dedi. Sonunda Kemal'in arabası ile beş kişi olarak gitmeye karar verdik. Kütüphaneye geldik. Kararımızı söyledik. Tarih Muallimi Halil Bey "benim gitmem lazım, sonra dedi kodu olur" dedi. "Ya tamamen gitmeyelim ya da ileri bir gün gidelim" dediler. 
Hususi Muhasebe Başkâtibi İbrahim Bey: "Ben Hüseyin'i tutarım" diye İhsan beyle gidiyordu. Haydi, bakalım, dedik. Gittiler, geldiler. On üç liraya Hüseyin'i razı etmişler. 
Sonra Halil Fehmi geldi. Hüseyin geldi "onbeşten aşağı gitmem" diye münazaa çıkarttı. Öyle olsun dediler. 
Her iki otomobile altışar kişi olmak üzere yola düştük. 
Kayış Şevket, Orta Mektep Müdürü, Fransızca Muallimi, Sadi Leblebici, Müdür, Noter İhsan bir arabaya, Başkâtip İbrahim Bey, Tarih Muallimi Halil Bey ve benimle iki çocuk da bizim Kemal'in arabaya bindik. 
İskilip yolundayız. Git babam git, 37. kilometreden sol tarafa tarlalara sardık. Biraz ötede bir çay geçtik. Tepenin burna döndük. İnalözü Çerkezleri şehir-vâri konaklarıyla göründü. Yaklaştık, bir ufak köy. Beş altı hane, içinden geçtik. Cirfinli köyünün harmanları içinden geçtik. Sağ tarafta öz var. Özün geçidin de dağın ayakları da derelerde. Hacı Ahmet deresi, Tutuş, Çakallı, Kılıçlı, Aşılı armut, İncesaz, Dut köylerini gösterdiler. Güney batıya gittik. Bir derenin içinde İnalözü köyüne girdik. 
-İnalözü Köyü-
Caminin önünde durduk. İhtiyar Hüseyin ağaya rastladık. Emin Çavuş'a haber gönderdik. Köylüler gelmeye başladılar. Sofu Hoca ayran göndermiş, içtik. 
Köyün yukarısında bahçeler içine yatak-yorgan serildi, oturduk. Herkes bir işle meşgul oluyor. Ben semaveri yaktım. İhsan şiş kebabı yapmaya başladı. Müdür Bey, köylülerden tarihe ve folklara ait malumat alıyor. Sadi Bey konuşulanları not alıyor, yazıyor. 
Fransızca Muallimi Halil Fehmi de yan gelmiş, gazete okuyor. "Gel be Eşref Efendi, otur" diye bize gülüyor. 
Canım sıkıldı. " Bayım biz buraya yan gelip yatmaya gelmedik. Tetkikata geldik. Biraz da siz alakadar olunuz. Komite azalığınız var. Bu işler bizlere düşer" dedim. İyice biberledim. Bir daha bir şey söylemedi. 
Yemek hazırlandı. Köylüler kıyamet gibi başımızda. İhtiyarı genci eski zamanlara ait bildiklerini- gördüklerini söylüyorlar. 
Uhu tepesi diye köyün üstünde, doğu cihetinde bir tepe ve kaya gösterdiler. Ve daha yakında ve yine köyün üzerinde Kale tepe diye bir tepe gösterdiler. Buralardan birçok küp-çömlek ve para, kazan, maşrapa gibi şeyler çıktığını ilave ediyorlar. 
Hatta Muhtar Emin Çavuş: " Dedem kiremitten bir öküz heykeli bulmuş da kırık diye atmış.." diyordu. Müdür Bey, öfkelendi. " Kırılır mı? Canavarlık bu. Bir de gerile gerile anlatıyorsun" diye çıkıştı. O da: "Ben kırmadım ya, dedemin söylediğini söylüyorum" dedi, lafı kesti. 
Yemek başına oturduk. Köylüler üzüm getirdiler. Karpuz kestiler. Biz de yemeklerin hepsini açtık, yedik. Köylüler de bir sofra oldu, onlar da yediler. Çay içmeye oturduk. Yarım saat te çay faslı sürdü. 
Müdür bey, elinde vakfiye ve hudut-namelerde ki yer adları ve köy adları hakkında incelemeler de bulunuyor. Bana da "Eşref Bey, siz de gidiniz de, şu tepeden birkaç kiremit parçası toplayınız. Ve Kale harabesi denilen yerleri tetkik ediniz" dedi. 
Tarih ve Fransızca muallimleri ile Noter İhsan Beyler bana refakat ettiler. Tepeye çıkmaya başladık. Diğerleri kiremitlerle meşgul olmadıkları için önden yürüyüp gittiler, tepeye çıktılar. Ben köyden Sofu'nun oğlu Bahri ve diğer birisi dahi var, gözümüze ilişen kiremitleri alarak tepenin yarı yerine kadar çıktık.
Fransızca Muallimi Halil Bey, bize karşı geldi."Gitmeyiniz, sayanı dikkat bir şey yok. Kuru kayadan ibaret, yorulmaya değmez. Ve hem de daha fazla çıkmaya tahammül edilmiyor, çok dik ve sıcak" dedi.
Diğer arkadaşlar Halil ve İhsan Beyler çıktılar. Ben de şişmanlıktan çok terledim. geri döndüm. Yavaş yavaş yine kiremit kırıkları toplayarak aşağı indim. 
Tepenin dibinde bir ev, yeni. Ve önünde kocaman bir kaya. "Şu kayayı görüyor musunuz? Bu kaya bir gece tepenin zirvesinden kopup aşağı yuvarlanmış. Ne kadar hız ile indi ise, höyüğün üzerinde hiçbir yere değmeden aşmış şu kapının önüne düşmüş. Sabahleyin ev sahipleri bakmışlar ki, evin önünde koca bir kaya. Hayretten ve korkudan gözleri dışarı uğramış. Ve dehşetle ev halkı, çoluk çocuk birden evden kaçışmışlar. Ve yine kayalar yuvarlanıp üzerlerine geliyor zannetmişler. Allah bizi ezilmekten sakladı diye sevinçlerinden ağlamışlar." İşte bir de böyle hikâye anlattılar. 
Müdür Bey'in yanına bahçeye vardım. Kiremitleri kâğıt torbalara koyduk. Arkadaşlar hala tepenin üstünde çocuk gibi geziyorlar. 
Otomobilin kornasını çaldırıp çağırıyoruz. İnmeye başladılar. Biz de eşyaları toplayıp otomobilin yanına gittik. Bilumum köylüler çoluk-çocuk başımıza toplandılar. Pınardan bir su getirin dedik. 
Nöker, tepelerin birisini kazarken çıkan maşrapayı bize göstermeye getirmiş. Bu eski maşrapa ile su içtik. Yuvarlak bir şekilde çok kalın, bakırdan yapılmış. Tarzı şimdiki maşrapalara benzemiyor. Birde bu maşrapaya benzemeyen delikli ve böyle kalın bir maşrapa daha olduğunu söylediler. Bu vakte kadar da arkadaşlar geldiler. Bindik, yola düştük. 
Yanımıza Muhtar Emin Çavuş'u aldık. Kalınca, Saz köylerine yapılacak mektep binası ve bahçesi için geniş bir yer göstermelerini Müdür Bey istemişti. Caminin yanına geldik. Caminin önünde epeyce büyük bir bahçe gösterdiler. 
Müdür, indi. Baktı. "Daha geniş bir yer isterim. Burası dar olur" dedi. Muhtar yine bindi. Köyü çıktık. Harman yerlerine geldik. Bir çayın kenarından geçiyoruz. Çayı öte geçtik. Tepenin eteğinde büyük bir tarla görünüyor. Ve önünden yol geçiyor. "Orası nasıl?" dediler. Müdür: "İyi olur, o tarlanın yoldan tepeye kadar olan kısmını tamamen verirsiniz" dedi. Muhtar "Evet tamamını veririz" dedi. Ve köyün üstünde Nuh tepe ile karşı karşıya bir tepe ve ortasında kazılmış şöyle bir açıklık gibi bir yer gösterdi. Oraya da "Kilise yeri" diyorlarmış. Orada bazı temellere de rastlanıyormuş. Vaktimiz çok dar ve arası da hayli uzak olduğu için inip bakamadık.        
Bir başka yerde tarlalar arasında üzerinin çatısı yıkılmış, döşeme ağaçlarının bir kısmı aşağı sarkmış bir vaziyette bir yapının yanında gitmeye başladık. 
Müdür Bey indi. Biz de indik. Bir yassı tepe üzerinden geçiyoruz. Bu tepenin de yığma olduğunu ve bunun önünde ki diğer sivri bir tepenin de höyük diye anıldığını söylediler. Diğer arkadaşlar hepsi o höyük denilen tepenin üstüne çıkmışlardı. Biz de inerken elimize geçen kiremitleri toplayarak camiye vardık. 
Cami duvarlarının iki metreden fazlası yere gömülmüş bir vaziyette görünüyor. Kapı tarafından içine indik. Bu bina pek eski olmayıp kırk elli sene evvel yapılmış, ikmal edilmeyip ve sıvanmayıp böyle nâ-tamam bir şekilde kaldığı anlaşılıyor. Yalnız kapının ağzında ki çene (köşe) taşlarının Alacahöyük de ki sfenksin taşına benzediğini söyledik. Ve temel de olduğuna bakılırsa eski (Alaaddin-Cemaleddin) denilen cami yerine yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. 
Emin Ağa, dedi ki: "Hali hazır şu gördüğünüz yapıyı babam usta imiş o yapmış. Sonra köye uzak diye bırakmış" dedi. 
Kapının önünde Maarif Müdürü Bey, Mektep müdürü beyin bir fotoğrafını aldı. Otomobile binildi. Yürüdük. Muhtarı da orada bıraktık. 
Cirfinli köyünün üstünde bir tepe bulunup onun adına da Demir kapı denildiğini söylediler. 
Karabel tekkesi batı cihetinde yüksek bir dağın üstünde görünüyordu. Oradan Urlu dağına çıkıldığı yol olduğu söyleniyor. Hareket ettik. 
Giderken içinden geçtiğimiz ve harman yerinde bir çocuk cenazesi yıkıyorlardı. Yolda bir at, bir merkeple giden köylüye sorduk. "Buralarda bir mezarlık ve yakınında bir tepe ve Demirkapı denilen bir yer varmış, bize göster" dedik. Nazlandı. "Ne yapacaksınız? Öyle derler ama demir kapıya benzer hiçbir şey yoktur. Orada bizin dayının tarlasıdır" diye şaşalamağa başladı. Her halde bizi yeni vergi demeye geldiler zannetti. İşe yarar ağzından bir bilgi çıkmadı. Yürüdük. Köyün içinden geçtik. Sonra şoseye çıktık. Epeyce geldik. Dağa çıkacak yerde bir pınarın başında diğer otomobil duruyor. Biz de sürdük. Yukarı çıktık. Benzin tükendi. Koydular. Yürüttük.
Aşağıda Seydim yoluna giden yolu geçtik. İlerde yolun sol tarafında bir pınar akıyor. Orada semaveri kurduk. Pınarın daha ilerisinde yani Çorum tarafında yolun sağ yanında bir değirmen var. Değirmenci suya geldi. Pınarın adını sorduk, "Çır-çır Pınarı" derlermiş. Yemek yedik, çay içtik.
Orta Mektep Müdürü bir grup fotoğrafımızı aldı. Eşyaları topladık. Herkes otomobile bindi Yürüdük. Sadi Leblebici birkaç tane keklik vurdu. Yatsının önü-sıra şehre geldik. Toplanan kiremitleri Müdür Bey'in evine bıraktık. Evlerimize geldik.   
   (Sürecek