Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 11

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Bağları geçtik. Dağı tepeyi aştık. Artık tarlalar arasında yol genişliyor. Otomobil durdu. Benzin tükenmiş. Bir teneke benzin koydular. Mescitli köyüne vardık. Büyük söğüt ağaçları var. Şurada oturalım, dedik. Baktık öte tarafta çingeneler çadır kurmuş, köyün çocukları da otomobili gördüler, koşup geliyorlar. Hele bir kız çocuğu beş-altı yaşlarında tombul, çıplak, koşup geliyor. Aman yarabbi nasıl kulların var" diye acıdım. 
Bir delikanlı geldi. Müdür Bey "buralarda bir eşme olup olmadığını" gence sual etti. 
Delikanlı: "Dey ha şurada.. Arkud çayının öte geçesinde bir eşme var. Suyu da tatlı ve yanında ağaç da gölgelik de var"  dedi. Mahmutselam denilen yer buraya yakın mı, dedik.
"Evet gideceğiniz suyun üst tarafındaki yazıya 'Mahmutselam yazısı' derler. Köyün nerede olduğunu bilmiyoruz. Yalnız iki tane yığma tepe var. Çömlek -çanak kırığı oralarda bulunuyor. Geri tarafı bütün mazılık. Sabuncuoğlu Rıza oradan bir değirmen almıştı. Arkını işletmiyor. Bütün o yazı su içinde kalıyor. Tarlalar da muattal oldu" dedi. Genci otomobile aldık. Beraber gittik. Arkud çayını geçtik. Osmancık yolu üzerinde bizden evvel yolda giden arabalar ve yaylılar da orada durmuşlar. Su içmişler, dinlenmişler. Biz de vardık. Bir söğüdün gölgesine halıları serdik. Eşyaları açtık. Semaveri çıkarttık. Eşme elli metre ötede. Delikanlı gidip su getirdi. Semaveri doldurduk, yaktık. 
Müdür Bey "saat bire geldi, yemek zamanı geçti, acıktım" dedi.    
Yemekleri de açtık. Semaver kaynaya dursun. Biz üzümle çörek, zeytin ve peyniri yedik. Orada dört-beş tane de köylüler oturuyorlardı. Kargılı imişler. "Yolcuyuz" dediler. Gitmediler. Öyle biz yemek yerken bakıştılar. Müdür beyin canı sıkıldı. "Ne saygısız adamlar var. Bırakıp gitmiyorlar" diye söylendi. Yemeği yedik çayı içtik. 
Yine Mescitli'li delikanlıyı da bindirerek Mahmadı yazısına doğru gittik. Yolu gösterdi. Höyüklerin üzerine vardık. Büyük höyüğe çıktık, kiremit parçaları topladık. Küçük höyükte bir şey bulamadık. Yazıda ören yeri aradılar, bulamadılar, geri döndük. Yine Mescitli'ye vardık. Delikanlı köylüyü köyüne bıraktık. 
Çamlıca'nın yoluna geçtik. Çok muntazam köy yolu yapmışlar. Çamlıca'nın içinde büyük bir pınar başında durduk. Köylüler çamaşır yıkıyorlar. Karı-kızak, çoluk-çocuk çok. Birer tas su içtik. Burada dahi donsuz-çıplak çocuklar çok. Öğleden evvel iki otomobil daha geçip yukarı Karapınar'a doğru gittiğini söylediler. Selahattin: "Vali Bey'dir. Osmancık'a gitmişti. Bizim köye uğrayacaktı" dedi. 
Bir de Vali Bey'le mi karşılaşacağız, diye korktum. Sofraya filan beraber otururuz da diye düşündüm. Yürüdük. 
Çamlıca'yı çıkmadan harman yerlerine büyük kârgir bir mektep binası yapıyorlar.  Beton demirlerini döşüyorlar. Orayı da geçtik. Yığmataş diye bir tepe yolun sol tarafında, gösterdiler. Otomobil durdu. İhsan, Sadi ve Nevzat indiler. Tepeye çıktılar. Kiremit falan bir şey bulamadılar. Bir masal söyleniyormuş: 
Osmanlı Padişahlarından Sultan Murad-ı Rabî, Bağdat seferine giderken buradan geçmiş. "Her nefer bu tepenin bir yerine bir taş bıraksın" diye emir vermiş. İşte askerlerin bıraktığı taşlardan bu koca tepe meydana gelmiş, diyorlarmış dediler. Geçtik.
Hamdi köyüne vardık. Caminin yanında durduk. Karşıda derenin içinde bir köy görünüyor. Oraya Şıhbızınlı Kürtleri derler. Orada Kaletepe diyorlar, bir tepe var. "Oradan da çok kiremit çıkıyor" dediler. Akşam yaklaştı. Arası da epeyce var, yarın uğrayalım, dediler. Başımıza Çerkez çocukları doldu. Küçükler Türkçe de bilmiyorlar. 
Camiye yakın evden büyükçe iki kız bakıyor. İnsana yakın bir şeyler. Çok şen gülüyorlar. 
Çocuğun birine "köyde dükkân var mı?" dedim. Bir kibrit getirtmek için para verdim. Gitti aldı geldi. 
Müdür beyimiz indi geziyordu. Otomobili istedi, yanına vardık. Bindiler. Yürüdük beş dakika sonra bir yeni yapı daha yapıyorlar. Ama ahşaptan. Büyük bir bina. Burası ne dedim. Müdür bey, "mektep" dedi. Burayı da üç köy yaptırıyormuş. Çatısını çatıyorlar.
Müdür Bey indi. Planı istedi. Baktı. "Bazı yerlerin olmadığını" söyledi. "Şimdiye kadar kiremit atılacaktı" diye çıkıştı. Bindik. Karapınar'a girmeden sola ayrıldık. Fena bir yoldan diğer taraf tepelere çıktık. Bir derenin içinde bir köy var. Bazık diyorlar, Kabaktepe diyorlar, oraya vardık. Hep indiler. Başımın ağrısı var, ben inmedim. Müdür Bey kızdı. Oradan sonra bir tarlaya gittik. Buradan da kiremit topladık. Lakin kiremitler bu gidişle karışacak. Torbalar delinmiş. Hep otomobilin içindeler. Bunları da koyduk. Müdür Bey "kiremitler karışmasın" diye bana tembih ediyor. Bindik köye geri çıktık. 
Mezarlık yanında harman yerinde iki taş gösterdiler. Gittiğimiz tarladan çıkmış. Kenarları cetvelli iki duvar taşı. Müdür Bey fotoğraflarını aldı. 
Köye girdik. Çok güzel bir köy. Konaklar şehirvari. İki kat, beyaz sıvalı, pencereleri camlı, büyük bir konağın önünde durduk. Hacı Havva Hanım'ın evi imiş. Selahattin'in babası Salih Bey ve birkaç Çerkez karşıladılar. İndik. İçeri girdik. Merdivenlere kadar kilim döşenmiş, muntazam. Salona çıktık. Odaya girdik. Karyola yatak dehşet. Sigaralar kahveler verildi. Çerkezler hep ayakta. Oturmuyorlar. Köyün ihtiyarlarını istedik. 
Çerkezler daha altmış senelik yiğitlerdir. Başkalarını çağıralım dediler. Selahattin Muhtarla beraber Sıtma Köyüne Kale'ye gönderdiler. Oradan da kiremit kırığı getirecekler.
Müdür Bey, bana da "git, sen de akşam olmadan bu köydeki görülecek gez" diye yanıma Ahmet Ağa namında ki ihtiyar adamı kattı. İhsan Bey "ben de geliyorum" dedi. Sadi Bey ve oğlu da beraber geldiler. Evden çıktık.                 
Salih Bey, Sadi Bey'in kayınpederi olduğundan ve Sadi Bey bu köyde geçmişte birkaç sene muallimlik yaptığından köylüler hep biliyorlar, "hoş geldin" diye yanına toplanıyorlar.
Bir konağın önünden geçiyoruz. Sadi: " İşte burası bizim kayınpederin evi" dedi. Konağın yanında bir pınar akıyor. Sadi, "bu pınarı buraya ben çıkarttım. 'Sadi Bey Pınarı' diyorlar" diye gösterdiler. Daha yukarı çıktık. Yeni Pınar diyorlar, bir pınar daha çıkartmışlar. Bu pınarı kazarken mezar çıkmış. Ve mezarın üstünde şimdilerde Samsun'dan gelen kenarları birbirine geçmeli çatı kiremitleri gibi tuğla kiremitler çıkmış. Kiremitlerin üstünde Latin harfleriyle rakamlar varmış. Küp ve çömlek kırıkları çok, topladık. 
Biz orada konuşurken bizim Noter İhsan, Sadi'nin oğlu Nevzat'la ta yukarı çamlığa doğru tırmanıp gidiyorlardı. Biz çıkmadık. Geri aşağı indik. 
'Eski Bazık' denilen ören yerlerine bakmaya gittik. Köyün batı cihetine düşüyor. Tepelerin üstüne çıktık. Her çeşit eski temellerin yerleri duruyor. Kiremit parçaları çok. Bazı ocak yerleri filan gösterdiler. Bir çok Çerkezler geldiler. Birisi para bulmuş. Büyük küpler çıkıyormuş. Hatta yukarı çamlığın önüne 'kiremit ocağı' diyorlarmış. Bir yer varmış. Kârhane (iş evi-çömlekhane) yeri belli imiş, dediler. Yerin üstünde bulunan kiremitler kalın ve kaba. Lakin sellerin oyduğu derin tabakaların içinde çanak çömlek kırıkları bulunuyor. Yukarı çıktık. Ovaya çok hâkim bir yer. Akşam ezanı okundu. Ortalık karardı, döndük. Köye indik. Eve vardık. Noter çoktan gelmiş. Köyün kâhyası da gelmiş. 
Müdür Bey, bir ihtiyardan köyleri hakkında malumat alıyor. İki tepe varmış, biri büyük, diğeri küçükmüş. İstihkâm yerler (geçmişte kazılmış-yapılmış) yerler duruyormuş. Horasanla örülmüş, diyorlar. Bu köylüler Şıhbızın aşiretinden imişler. Sonra ihtiyara izin verdik gitti. Yemeğe çağırdılar. Aşağı indik. Yine güzel döşenmiş bir oda. Temiz beyaz örtüler üstüne sofra kurulmuş. Çatal-kaşıklar, mükemmel çanaklar velhasıl her şey yerinde.
Çorba enfes, sonra tavuk kızartması, yoğurt. Sonra börek, patates, pilav, mıhlama, sütlü helva daha birçok yemekler yedik, doyduk. Yukarı çıktık. 
Kahveleri oniki-onüç yaşlarında Hacı Havva Hanım'ın büyüttüğü bir kız çocuğu getirdi. Gayet terbiyeli ve tertipli. Kahveleri dağıttı. İçtikten sonra fincanları aldı, gitti. 
Akşamüstü salonda beş-altı yaşında güzel, yuvarlak, tombul bir kız çocuğu gördüm. "Gel bakalım kızım adın ne?" dedim. Hemen koşup geldi. Boynuma sarıldı, çok sevdim. Kimin kızı diye sorduğum da "öksüz" dediler. Bunu da Hacı Havva Hanım büyütüyor, dediler. 
Doğrusu çok gıpta ettim. Şimdiye kadar kız- oğlan böyle görüp büyüttüğü adam ettiği çok imiş. Kızları gelin etmiş, oğlanları evermiş. Ev bark sahibi yapmış. Birisi de bizim Selahattin'in babası imiş. O da hala Hanımına hizmet ediyor, velinimet biliyor.
Bugün Vali Bey gelecek diye hazırlanmış oldukları anlaşılıyordu. 
Ahmet Bey bana yolda soruyordu. "Vali Bey niçin gelmedi?" diye. Ben de, bilmiyorum, demiştim. 
Hatta Çorum'da bir rivayet dolaşıyor. "Vali Bey Havva Hanım'la evleniyormuş" diye. Zira Havva Hanım 'mabeyin'den çıkmış. Evvelce bir Paşa karısı imiş. Paşa öldükten sonra Çarşamba'da yine büyük vazifelerde bulunmuş zengin Hacı Raşit Bey isminde bir Çerkeze varmış. O da geçen senelerde Çorum'da fücceten vefat etmişti. Ondan da birçok mal düşmüş. Şimdi de Vali beye varırsa olabilir. Çok terbiyeli gayet ağır başlı bir hanım. Yaşı biraz geçkince ama yine Vali Bey'e yeter. Bir genç alıp da son günlerinde onun peşinde yelmektense bununla evlenirse güzel bir hayat geçirir, rahat eder, diye aklımdan geçirdim. Yeniden kahveler geldi içtik. 
Türküden, destandan bahis açıldı. Kürt köyünün muhtarı birkaç mani söyledi, yazdık. Osman isimli biri de kendi zenginliğinden bahsetti. "Yarında bizim köyde kalınız" diye yalvardı. 
Mektepleri yapan Ustabaşı da gelmişti. "Ağaçları kiremitleri getirmiyorlar" diye şikâyette bulundu. 
Müdür Bey, Ustabaşını biraz azarladı. "Herhalde Cumhuriyet Bayramına binaları yetiştirmeni isterim. Yarından itibaren kiremitlerin gelecek" diye tembih etti. Osman'da bizim köy vazifesini yapmıştır. Hatta çivisinin parasını bile ben kesemden veriyorum. Yüz kilo mıh oldu. Daha ne kadar giderse vereceğim. Bu mektep üç köy ortasında yapılıyor. Hamidiye köyü çok ağır alıyor. Asıl onların hakkından gelinmesini" söyleyerek şikâyette bulundu. Köylüler gitti. Biz bize kaldık.
Müdür Bey, Çorumlu'nun 6. sayısının müsveddelerini getirmiş. Onları tashih için bana verdi. Ben tashih ettim. Kendisi de diğerleriyle uğraşıyordu. Ev sahipleri geldiler, "yatakların hazır olduğunu " söylediler. Biz çıktık. 
Biraz salonda görüştük. İhsan ben Çerkezce belliyorum, diye birkaç kelime bellemiş, tekrarlayıp duruyor.  
Nazmi bey de oturdu. İhsan beye "hadi fiili mazi, fiili müzari sigasını çek. Nefsi mütekellimini söyle. Zannederim 'safa-sena-cûd-şahsı-kerma-zanğ kelamen' diye söylenerek bizleri güldürmeye başladı. Yataklarımızın bulunduğu odaya geçtik. İhsan, Nazmi ve ben gayet temiz yataklarda yattık. Yorganları biraz hafif diye ben üstüme bir de battaniye örtündüm. Lambayı kıstık. Yattık. Lakin bir türlü uyuyamadık. 
Nazmi ve İhsan'ın gülme damarları çözüldü duramıyorlar. Ben de uyuyamıyorum. Gece yarısı oldu. Bizim odanın altında kadınlar bulaşık kap-kacak yıkıyorlar. Artık yorulduk. Sükût ettik. Uyumuşuz. Ne kadar uyuduk bilemiyorum. İhsan Bey, " ben bir düş gördüm" diye kalktı. 
Yine hepimiz uyandık. Konuşmaya başladık. Alt katta çalışanların sesleri de kesilmiş. "Ya hu arkadaşlar, bağırmayın. Bize hizmet edenler de yoruldular. Yattılar. Rahatsız etmeyelim, ayıp olur" diyorum. Bunlara çocuklara söyler gibi "Susalım!" Dedim, yine faydasız. "İşte uyandık, uyuyamıyoruz" diyorlar.
Ben kafamı yorganın altına alıp sustum. Alt katta kadınların sesleri tekrar gelmeye başladı. Yine konuşmaya başladılar. Ben uyumuşum. Arkadaşların ne zaman uyudukları malum değil.                                            
Uyandım, şafak atmış, sabah oluyor. Horozlar, kazlar, ördekler ötüşüyor. Biraz yatağın içinde baktım. Bir daha uyuyamadım. Artık epeyce de vakit geçti. Güneş doğma zamanı oldu. Müdür Bey de "saat yedide otomobilin yanında hazır bulunalım" demişti. Kalktım. Arkadaşlar da uyandılar. Elbiselerimizi giydik. Taşra çıktık. Sonra Müdür Bey, kalkmış, yanına vardık. Oturduk, sütlü kahve geldi, içtik. 
Müdür Bey "gidelim" diye kalktı. 
"Hayır, kahvaltı yapmadan gidilmez" dediler. Sofrayı hazırladıklarını semaverin kurulduğunu söylediler. Aşağı buyur ettiler. Sofraya oturduk. Yine ortalık et, katmer, yumurta daha birçok yemeklerle karşılaştık. "Ne vakit pişirdiniz?" diye herkes hayrette kaldı. Gece kalktıkları zamandan beri yemekle meşgul oldukları anlaşıldı. Lakin Müdür Bey, hiç yemek yemedi, sadece çay içti. Saat yediye çeyrek kala otomobile bindik, vedalaştık, yürüdük.                   
Sadi ceviz almış bir çuval, otomobilin üstüne bağladılar. Hiçbir yerde durmadan gidelim, diye kararlaştırdık. Hamdi köyünden ve Çamlıca'nın içinden geldiğimiz yoldan yine Kırkdilim bağlarından Lâçin yoluna çıktık. Küçük Lâçin, Büyük Lâçin'den yeni yola çıkmağa başladık. Döne dolaşa dağı aştık. Yine döne dolaşa indik. Aynı yollardan hiç durmadan Çorum'a geldik. Daireye indik. Kiremitleri Müze de masanın üstüne dizdik. Memur bayana yerli yerince kâğıtlarını yazdırıp üzerlerine koydurduk. Müdür Bey'den izin alıp Kütüphaneye geldim. Mustafa Ağa'ya ne var, ne yok diye sual ettim. Öğleye kadar durdum. Kütüphaneyi kapatıp eve geldim. 
Bu gece Fehmi'nin çok perişan olduğunu, bir baygınlık geçirdiğini söylediler. Yanına girdim. "Nasılsın?" dedim. "Hiç, iyiyim" dedi. Biraz oturdum. 
Hakkı'yı alıp çarşıya gittim. Sıhhat Dairesinden sıhhat raporlarını, Belediye'den aşı şahadetnamelerini yaptırdım. Mektebe götürdüm. İki fotoğrafla kayıt ettirdim. Hakkı yanımda, okula kayıt oldu, sevinçli. Akşam oldu eve geldim. Fehmi'nin yanında oturdum. 
   (Sürecek)