Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 11

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Koyunbaba Türbesi-     
Türbe harap bir halde. Her tarafı yıkılmış. Dış kapının kemerleri, duvarı duruyor. Üstündeki yazıyı hepimiz beraber okumaya uğraştık. Aynı sıcak, güneş karşısında beynimiz döndü. Gözlerimiz kamaştı. yalnız birinci beytin ikinci mısraının son kelimesi (c v r  r n k) (cur-renk) diye okunuyor ise de bir mana çıkaramadık. Öylece bıraktık. Müdür fotoğrafını aldı. Otomobile kaçtı. 
Biz Feyzi ve İbrahim beylerle türbenin içine girdik. Başka yazı aradık, bulamadık. Tahta bir tabut var. İçini açtık. Bir şey yok. Koyun Baba rahmetullah -ı aleyh ruhuna fatiha okuyup hürmetkârane çekildik. 
Bu türbenin eski halini ve şimdiki halini düşündüm. Sonra Koyun Baba'nın menakıbında Osmancık'a nasıl geldiğini, nasıl yerleştiğini, köprüyü yaptırmakta ne meşakkatlere duçar olduğunu sonra vefatında türbesine verilen kıymeti ve yapılan hürmet ve vakfiyelerinde ki zenginlik, gelen- giden yolculara iğzaz ve ikramı yiyecek ve içeceklerin bolluğu gözümün önünden bir sinema şeridi gibi geçti. Hüzünle çekildim, çıktım. 
Dış kapının önündeki parmak izleri bulunan büyük taşı ziyaret ettim. Menakıbında bu taşı Kaleden attığı ve bu taşın düştüğü yere benim kabrimi kazınız, dediği aklıma geldi. Parmak yeri olduğu ilk nazarda anlaşılıyor. Hatta Feyzi Bey beş parmağını sokup tutarak " şöyle tutmuş mübarek" dedi. Otomobilin yanına geldik. 
Yolun solunda birçok mezarlar var. O mezarlıkta tekkede yaşamış şeyhlerin mezarları olduğunu Müfettiş İbrahim Bey söyledi. Otomobile bindik, testi almak için çömlekçinin yanından geçeceğiz. Yine geldiğimiz yoldan şehre girdik. Fotoğrafçının önünde tekrar durduk. Feyzi Beyin aldığı manzara fotoğrafların birisi çift olmuş. İndi değiştirdi. Çarşının içinden ve Köprünün yanından geçerek Koca Mehmet Paşa camii yanından geçtik. Geldiğimiz yoldan Mektebin yanından çömlekçiye uğradık. 
İki büyük testi, iki de küçük sürahi için çömlekçi ile pazarlık ettik. Seksen kuruş istedi, altmış kuruşa aldık. Şoför bir sürahi, Feyzi Bey de içi sırlı bir maşrapa aldı. Bindik. Yine aynı geldiğimiz yolları takip ederek geliyoruz. Lakin otomobilin su haznesi çok su kaynatmaya başladı. Durduk, su takviyesi yapıldı. 
Yolda bir değirmene rastladık. İçeride taş dişiyorlarmış. Su istedik, verdiler. Yürüdük. Epeyce yerler geçtik. Bir kuyu ve birkaç ağaçlı bir tarlada durduk. Ağacın gölgesinde kuzular ve keçiler varmış. Otomobilin sesinden korkup dağıldılar. Kuyunun başına üç ufacık çocukla bir de on- oniki yaşlarında bir çocuk geldi. Dağılan davarları yine ağacın gölgesine topladılar. 
Müdür Bey, çocuklara "Türkü biliyor musunuz?" diye sordu. Önce " bilmeyiz" dediler sonra birkaç mani okudular. Yazdım. Maniler bizim bildiğimiz maniler ise de bazı beyitleri değişiyor. 
Karşıya gün doğmuş, kayalar arasında bir köy görünüyor. İbrahim Bey, orası Kargı diyordu. Çocuklara sordular. ……. dediler.  Bindik. Yürüttük. Biraz sonra dağa tırmanmaya başladık. Laçin'e geldik. Köye uğrayalım, dediler. Harmanlara uğradık. Köye girdik. Büyük bir bina önünde durduk. Müdürlük imiş. Yani Hükumet Konağı. Müdürü Kâzım Bey. İskilip Kaymakam Vekilliği ediyormuş. Uzun ince bir adam geldi. Hoş geldiniz, dedi. Müfettiş Müdür inmediler. Feyzi Bey'le biz indik. Büyük testinin birisiyle sürahinin birisini doldurmaya pınara götürüyordum. Zira köyün büyük pınarı çok yakın. Köylü kadınları buğday yıkıyorlar. Bir kız da bacakları çıplak pınarın ayağına giden deneleri topluyordu. Bize hoş geldin, diyen zat, birisine seslendi. Elimden testiyi aldı, doldurup getirdi. 
Ben de bir su içeyim diye pınara gittim. Her bir lüleden kolum kalınlığında su akıyor. Yedi Lüleli bir pınar. Ayağı bir değirmen döndürür. Suyu hoş, âb-ı zülal misali bayıldım. Dineldim, bakıyorum. Bir de baktım, buğday yıkayan kadınlar oturmuşlar. Ve kız da fistanını indiriyor, bacaklarını örtmüş oturuyor. Bizi gitsin diye bekliyorlar. 
Feyzi Beye, haydi gidelim beyim, kadınlara biz namahrem olduk. Köy delikanlılarından hiç sakınmıyorlardı ama bizden çekinip işlerini terk ettiler, dedim. Oradan savuşup otomobile bindik. Yine dağa sardık. Zikzak oynamaya, şu tarafa bu tarafa sekelemeye başladık. Dağı çıkıncaya kadar adeta bize usanç geldi. Dönemeçler, zikzaklar otomobille böyle olursa evvel zamanda araba ve kağnı ile buradan geçenler ne yaparlardı… Burayı yapan mühendis bir düşman gibi hareket etmiş. Hem dağı mahvetmiş, hem de hükümetin hazinesini mahvetmiş. Ve buraları taş döşeyerek yapmış. Daha on sene de bitmez. Kışın da bu haliyle buradan hiçbir araba geçemez, diye söylendim. 
Şoför dedi ki: Biz gibi buraya içerleyen pek çok. Hatta Mebus İsmail Kemal Bey bu yol olmaz, diye Ankara'dan keşfe bir heyet getirdi. Gelen mühendisler de "ancak dağdan yol böyle iner, başka çare yoktur" demişler. 
İsmail Kemal Bey bunun üzerine ben bu yolu yapan mühendisi Nusret'e nezaret (rezalet) diyordum ya meğer Ankara'dan getirdiklerim de aynı kafada imişler, demiş. 
Güç hal dağı çıktık. Cemal Bey parkına geldik. İndik. Halıları, kilimleri eşyaları açtık. Semaveri yaktık. Yemeği serdik. Karpuzu kestik. Tavukları, böreği meydana hazır ettik. Oturduk yemeği yedik, çayı içmeye başladık. 
Feyzi Bey, ben buranın sefasını ve şu meclisi hiç unutmayacağım. Hele şu çaya bakınız, lale renginde diye kadeh elinde fır dolanıyordu. Herkes çok mutluydu. Kimi şarkı söylüyor, kimi türkü… Manzaranın hayranlığı yaşanıyordu. Fotoğraflar çekildi. Bir saat kadar burada kaldık. Eşyalarımızı topladık. Otomobilin yanında birleştik. Hepimiz bir arada bir fotoğraf daha alındı. Bindik, yürüdük. Bir saatte dağı indik, Kırkdilim'i geçtik. 
Evliya Çelebi'nin Kırkdilim'den kış günü geçtiğini Seyahatnamesinde anlattığı gibi anlattık. Sonra Enbiya Pınarı geçtik. Köylülerin otomobili yılma yorulma bilmeyerek, koşarak gelip sudan çıkarttıklarını takdirle yâd ettik. Sarmaşa'ya indik. Burada da ben Hoca kıssaları söylemeğe başladım. Şehre girdik. Bizim evin önünde durduk. İndim. Testinin birisini aldım. Onları uğurlarken Feyzi Bey, şimdi gidip fırka salonunda toplanan muallimlere konferans vereceğini söyledi. Mani olmazsa gelirim, dedim. Eve girdim.
Arkadaş (eşi) bugün evde yalnız kalmış, hasta imiş. Yemek de yememiş. Ahmet birader ekmek getirdi. Karpuz kestiler. Baldız Şefika'da bağdan geldi. Odaya çıktım. Elbisemi değiştim. Biraz yazı yazdım. Ve arkadaşı dinledim… 
 *** 
3 Teşrin-i Evvel 938 Pazar
- Laçin'e gezi-
Bu gün erkenden kalktım. Sepete biraz kömür aldım. Kütüphaneye gittim. Kırk kuruşluk ekmek, kırk kuruşluk çörek, elli kuruşluk da zeytin, peynir, çay- şeker aldık. Kadehleri, semaveri sepete yerleştirdik. Noter İhsan ve Sadi Bey'ler geldiler. Fransızca muallimi Halil Fehmi Bey de geldi. Çerkez Selahattin geldi. Büyük bir sepette o almış. Patlıcan, et, üzüm, patates filan almış. Onları da yerleştirdik. Saat sekiz oldu. Nazmi Efendi gelmedi.
Müdür Bey üç film istemiş. Hasan Basri'den alıp verdik. Ve otomobilin şimdi oraya geleceğini söyledik. Bekledik hala Nazmi Efendi yok, gelmedi. 
Müdür Bey de kütüphaneye geldi. Sonra otomobil de geldi. Yarım saat daha bekledik. Mustafa Ağa'yı ve Sadi Bey'in oğlu Nevzat'ı gönderdik. "Geliyorum" demiş. Müdür Bey otomobile bindi. Herkes hazır. Beyler beyi Nazmi Bey yok…
Müdür Bey "artık gidelim" diyor. 
Nazmi gelmedi, canım sıkıldı. Mustafa Ağayı bir daha gönderdik. "On dakikaya gelirim" demiş. "Herhalde dolapta yıkanıyor" dedi. Gülüştük. 
Artık yürüyecek sırada "geliyor" dediler, geldi, bindi.
Saat hane dibindeki dükkândan sigara aldı. Bir de şişe almışlar. Müdüre göstermediler. Şoförlerin yanına sakladılar. Yürüdük.
Cami-i kebirin orada Noter İhsan da bindi. Yola düştük, gidiyoruz. 
Müdür Bey, Nazmi, İhsan Sadi ve çocuğu Nevzat, Selahattin ve benimle yedi kişiyiz. Şuradan buradan laflıyoruz. 
Bayat'ın önündeki çayın köprüsü yıkık. Dolandık çaydan geçtik.
Yakacık özü değirmenini geçtik. Yolda iki araba ve yaylıya rast geldik, geçtik. 
Madanoğlu çiftliği hizalarına vardık. Otomobil durdu. 
Müdür Bey; "işte şuraya 'Hamamlı Tepe' diyorlar, bir defa çıkınız da bakınız, kiremit kırıkları varsa toplayınız" dedi. İndik. 
Müdür Bey'le Nazmi Bey aşağıda kaldılar. Biz tepeye çıktık. Kiremit kırıkları bulup topluyoruz. Tepenin en üstüne çıktık. Ayaklarımızı yere vuruyoruz, adeta hamam kubbeleri üzerinde gibi gümlüyor, ses veriyor. Çok hayret ettik. 
Arkadaşlar: " Tepe alçı da bazı yerlerinde içte boşluklar olurmuş, ondan inliyor, ses geliyor" dediler. Ama ben inanmadım. Aşağı indik. 
Arkada kalan arabalar önümüze geçtiler. Biz de bindik yürüdük. Yine araba ve yaylıyı Sarmaşa'da arkamızda bırakıp geçtik. Enbiya Pınarı'na çıktık. Eymir gölünü aşıp gelenler " yanından gidin" dediler. 
Ördek vuracağım, diye Sadi indi. Birçok ördek havalandı ise de "çok uzak, suyun içinde kalırlar" dedi. Vuramadı. 
Buralarda yolda silindir işliyor. Taş dökmüşler, yol yapılıyor. Kırkdilim'e vardık. Mahmut Ağa'nın odanın önünde durduk. Mahmut Ağa'yı dışarı çağırdık. 
"İniniz bir kahve içiniz" dedi ise de inmedik. Burada çanak-çömlek çıkan bir tepe varmış, bize göster, dedik. Otomobile Mahmut Ağa'yı da aldık. Sakal kapana indik. Yolun sol tarafında bir sivri tepeye arkadaşlar tırmandılar. Müdür Bey'le biz kaldık.
Nazmi Efendi de "buralarda otomobile binilmez, ben korkarım, yavaş yavaş inerim" diye yürüdü gitti. 
Müdür Bey'in fotoğraf makinesi bozulmuş. Çok canı sıkıldı. Biraz da biz indik. Yukardan İhsan Bey'in sesi geliyor. "Ya hu buralara nasıl çıkmış da ev yapmışlar. Pek çok kiremit var. Sırlı parçalar da bulunuyor" diyordu. Biz de aşağıda arkadaşları gözledik. 
Sadi ve oğlu, Selahattin geldiler. İhsan yok. Mahmut Ağa da köyüne gitmiş. "İhsan Bey!" diye seslendik. Kimse yok. Aşağı dereden dolana dolana minare çıkar gibi gelen yolcuların sesleri geliyor. Otomobil yavaş yavaş iniyor.
Kemal: "Bin" dedi, bindim. Müdür ve Sadi Bey'ler epeyce ilerideler, yaya iniyorlar. Bir dönemece geldik, otomobil dönemedi. Uçuruma doğru yollandı. Kemal çabucak durdurdu. Hemen ben atladım. Kemal otomobili geri edecek manevra yapmak üzere motoru işletiyor. Az daha önüne yürümeyince geri gitmiyor. Tekerlerin önüne büyük taşlar koydular. Büyük tehlike orayı geçtik. Yine bindim. Müdür Bey'in yanına kadar indik. Onlar da bindiler. Nazmi ve Noter hiç görünmüyorlar. 
Derenin en aşağı kısmına kadar inmişlerdir, diyerek yürüdük. Nihayet su akan çay hizasına indik. Noterle Nazmi bizi orada bekliyorlar, gördük. 
Nazmi Bey'e "buralarda korkulur mu, korkakmışsın?" diye takılıyorduk.  
Şoför Kemal; "Önümüzde bir değirmen var. Onun önünde kötü bir yer var, işte orada korkulur" dedi. Bir köprü var orayı geçiyoruz. Köprünün üstüne çıktık, döneceğiz. İlerisi çayın uçurumu taş duvar örmüşler, yarısı uçmuş. Otomobil dönemedi. Tekerin birisi köprünün yıkık yerine girdi, durdu. Ben önceden otomobilin içinde vaziyeti anlayamamıştım. Hemen hepimiz dışarıya kendimizi attık. Vaziyeti görünce dudaklarımız yarıldı. Korktuk. Otomobil az daha ileri varsa uçuruma yuvarlanmış idi. Yahut tekerleği köprünün altındaki bir ağaç tutmasa da harka girse idi halimiz ne olacaktı. Hiç birimiz sağlam kurtulamazdık, bir verdiğimiz karşı gelmiş, diye çok güvendik.
Çayın karşı geçesinde birkaç köylü oturuyorlar. Malları da yayılıyor. Köylüler kalkıp yanımıza geldiler. 
Gözübüyük Kürtleri köyünden imişler. Derenin üstünde köy var imiş. Mezarlıkları burada imiş gösterdiler. "Ne ise yardım ediniz de, şu otomobili çıkartalım" dedik. Her birisi bir şey söylüyor. Kimisi "işler yürüt" diyor, "duvar uçmaz, uçsa bile uçana kadar otomobil döner" diyorlar. Kimisi "geri çıkartalım da köprüden çaya insin çayın içinden gidelim" diyenler var. Bir ağaç bulundu, boşluk kısma takviye konuldu, teker çıkarıldı. Şükür harka düşmeden geçtik. Birbirimize geçmiş olsun dedik. Köylülere yardımlarından dolayı teşekkür ettik. Bindik az daha ileri vardık. Sol tarafta kayalarda büyük mağaralar görülüyor. İnip onların fotoğrafını aldılar. Kapılıkaya'ya geliyoruz. Orada yol daralıyor. Bir tarafı kaya bir tarafı çay, bakalım orayı nasıl geçeceğiz, dediler. Korktuk. 
Bir de geldik dediler. Birçok yolcu geliyor, inelim demeye kalmadı. Yolu yapmışlar. Kayadan yontup yolu genişletmişler. "Artık korkmayın" deyip Kemal sürdü geçtik. İleride geniş yerde durduk. Minare boyu bir kaya üzerinde delik görünüyor. Ama altı yalçın kaya. Çıkılacak bir yer değil. 
"Bunun arka tarafında yolu var" diye Selahattin öne düştü. Arkadaşlar Sadi, Noter ve Nevzat gittiler. Biz de Nazmi Bey'le yavaş yavaş çıkıyoruz. Gittikçe yokuşluyor ve kiremit parçaları topluyorlar. 
Arkadaşlar yükseklere çıktılar. "Kayalardan yapılmış merdivenler var" diye bağırıyorlar. Müdür Bey aşağıdan fotoğraf alıyordu. Biz de merdiven bulunan yere kadar zor-gucele çıktık. Lakin kayalarla yarın arasına yapılmış yoldan geçmeye gözüm kesmedi. Ben gitmedim. Başım dönerse yuvarlanırım, dedim. 
Öte taraftan Noter İhsan seslendi: "O kadar yeri geçemiyor musun? Burası şayanı temaşa bir yer, çok geniş. İstersen at oynat. Buraya gelmeden gidersen çok yazık. Ne var geçilmeyecek" diye verdi gürültüyü. 
Yüzümü kayalara döndüm. Oturduğum yerden sürüne sürüne oraya da geçtim. Geniş yere vardım. Ne bakayım dağdan bizim otomobilden büyük bir kayanın önünü kesmişler. Bıçakla ağaç yonar gibi düzlemişler. Ve yanlarından bir metre genişlikte on metre yükseklikte kesmişler. On metre kayayı oyarak kesmişler. Sonra yine aynı genişlik ve yükseklikte arkasından oymuşlar. 
Burada masallarda çok söylendiği sözler gibi diğer tarafı da oyulmuş, dört tarafı bir evi zorla içine alır gibi almış Ön tarafının en yukarı kısmı, saçak altı sütun başlıkları gibi nakış ve kabartmalarla süslü imiş, yıkılmış. Bazı yerleri belli duruyor. O kayanın önünde üç metre yukarısında bir adam sığacak kadar bir delik var. Onun içinde dahi işlemeler görülüyor. Lakin bir merdiven olmayınca çıkamadık. 
Tombuş Nazmi Efendi kayalardan inemedi. "Gel bir şey yok kolay inersin. Ben şöyle durayım, sırtıma bin de indireyim" dedim. Kabul etmedi. Bir de onun yanına çıkıp öbür tarafa dolaştık. Yavaş yavaş indik. 
Topladığımız kiremitleri Müdür Bey'e gösterdik. Kiremitleri ayrı torbalara koyduk. Bu vakte kadar yine geriden gelen araba ve yaylılar önümüze geçtiler. Biz de binip, yürüdük. Derede çok bahçeler gördük. Kırkdilim bağları dediler. Meşhur imiş. Herkes, bütün köylüler, bağ kesmeye gelmişler. Cendereleri filan kurmuşlar. Üzümlerini orada kaynatıyorlar.    (Sürecek)