Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 10

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

21 Ağustos 1938 Pazar
  -Osmancık'a Yolculuk ve Koyunbaba Köprüsü-                          
Bu sabah kalktım. Yine sepeti ve demliği alıp Kütüphaneye geldim. Mustafa Ağaya çay, şeker, peynir, zeytin vesair levazımı sepete yerleştirmesini tembih ettim. Simitle çay içtim. 
Sobacı, Ahmet Safi, Hacı Fazlı ve Şevket Efendi geldi. 
Kadife zade Salim Efendi İsmail köyünde vefat etmiş getirmişler. Hacı Abdurrahman zade Salim Efendi de vefat etmiş. Her ikisinin de öğle namazında kaldırılacağı haber verdiler.  
Öğleye kadar oturduk. Camiye gittik. Öğle namazını sonra da cenaze namazlarını kıldık. Kabre gidemedim. Kütüphaneye geldim.
Saat bir buçukta Osmancık'a hareket edeceğiz, diyorlardı. Sepeti, semaveri, halıyı Suluhana otomobile koymak üzere gönderdim. Saat bire gelmişti. Mustafa Ağa gelene kadar bekledim. Buçuğa çeyrek kala kütüphaneden çıktım. Maarif Dairesine vardım. Her taraf kapalı. Kapıyı döverken bir landon geldi. Feyyaz Bey indi. Fevzi ve Ferid'in bağdaki davetlerinden geliyormuş. Daire kapısı açılmadı. Müdür Beyin ev kapısına dolaştık. Orayı açtırdık. İçeri girdik. Müdür Bey göğüs açıyormuş. Biraz gitmekten cayar gibi göründü. Bu sırada otomobil de geldi. Sonra İlk Tedrisat (ilköğretim) Müfettişi Fehmi Bey de geldi. Müdürün gönlü oldu. Aşağı bahçeye indi. Binelim dediler bindik. Tam ikiye çeyrek kala hareket ettik. Bizim sokaktan geçtik. Merkep arabası ile Fazıl ve Hakkı yeğenlerim bağdan geliyorlarmış, gördük, geçip gittik. Yeni caddeyi takiben ilerliyoruz. Bayat yakınındaki köprü yapılmamış. Çaydan geçtik. Özdeki değirmenleri geçiyoruz. Değirmenin birinde çok kalabalık seyirciler (piknikçiler) vardı. Sarmaşa, Maden zade çiftliği, Akçakaya sonra Enbiya Pınarı, Eymir Köyü, Kırkdilim'in solundan dağa sardık. 
 Feyzi Bey, buraya niçin Kırkdilim denmiş diye sual etti. Köyün içinden eski yol geçer. Osmancık tarafına inerken dilim dilim yani basamak basamak çıkıldığı için Kırkdilim denilmiştir, dediler. Birkaç defa doğuya birkaç defa batıya gittik geldik. Bir taraftan da yükseliyoruz. 
 Feyzi Bey, yolun burası da dilimleşti, dedi. Gülüştük. 
Nihayet birçok zik-zaklardan sonra zirveye vardık. Düz bir yerde durduk. Yolun sağında kayalar üzerinde ufacık bir meydan açılmış. Taşla önleri örüyorlar.Sofralar yapılmış. Hele en yüksek bir yerden bakılırsa doğu taraf Hamamözü ovası gayet derin bir uçurum gibi görünüyor. Burada çam ağaçlarının dalları budanmış. Çalılar ayıklanmış, oturacak yerler yapılmış. Bir çam ağacını bir adam boyu yerden kesmişler, ucu sıyrılmış üç metre uzunlukta bir çam ağacının orta yerinde bir oyuk açmışlar. Diğer delikli duran ağacın sivri yerine geçirilmiş. Muvazeneli (dengeli) bir halde durdurmuşlar. Çevrildiği zaman da dönüyor… Burasına Vali Cemal Bardakçı Parkı derler, her zaman vali buraya gelir, oturur, âlem yaparmış, dediler. 
Çamlıkta gölgeli hafif bir serinlik var. Ormanın içinde manzara dehşet. Doğrusu yaşanacak yer. Epeyce oturduk, kalktık. Binip yürüdük. Buradan itibaren iniş başladı. Yolun sağ tarafına taş yığılmış. O kadar çok zik-zak yapıyor, dönemeçler dönüyoruz ki, bazı dönemeçlerde manevra yapmak mecburiyetinde kalıyoruz. Böyle yarım saatte dağı indik. Hemen dağın her tarafında dolaştık. Nihayet Laçin'e indik. Köye uğramadan geçtik. Osmancık Kargısı görünüyor. Güvercinlik'i geçtik. Irmak da sol tarafta bir şerit gibi çekip gidiyordu. Saat beşe gelmişti. Tepeler aştık, köprüler geçtik. Nihayet Osmancık'a girdik. İbtida bir mektebe indik. Büyük altlı üstlü bir yapı. Hademe orada imiş. Bahçeyi gördük. 
Müdür Bey, bahçenin mahsulünün nereye gidiyor, diye hademeyi konuşturdu. Gezdik, yine otomobile binip şehrin içine girdik. Bir kahve önünde indik. Kahvenin bahçesi ırmak kenarında çok güzel, oturduk. 
Maarif Memuru yanımıza geldi. Şöyle böyle kahve ve çaylarını içtik. Bir de az şişman bir zat geldi. Hakkı Efendi diyorlarmış. 
Müdür Bey, " Gidiniz de size köprünün kitabesini göstersin, okuyunuz" dedi.
 Gittik, köprünün başında Kale kapılarının üstünde oyulmuş bir halde duruyor. Başına vardık. Okumaya başladık. Başımıza çarşıda bulunan, yoldan gelip geçen hoca ve cahiller toplandı. Her taraftan bir ses geliyor. En sonra Müftü Efendi de bunun yazılısı bir kitap var dendi. Gidip Müftü Efendiyi çağırdılar. Kitapla geldi. Hecelemeye başladık. Defterde birçok yanlışlıklar var. Feyzi Bey ve Müdür Bey de geldiler. Hepimiz birden okumaya koyulduk. Yarısını defterden yarısını kitaptan anlayabildiğimiz kadar okuduk. Nihayet son satırındaki Farsça kelimeleri okuyamadık. Akşam da oldu. 
Maarif Memuru İbrahim beyin hanesine gittik. Yemek hazır, yedik. Oturduk. Müftü Efendinin defterini almıştık. Müdür, baştan aşağı defteri mütalaa etti. Birkaç yerini not alarak "yazınız" diye gösterdi. Bir genç muallim ile yazdık. 
Müdürle Feyzi Bey, Hakkı Bey isminde bir muallimin evine yatmaya gittiler. Biz de Maarif memurunun evinde yattık. Sivrisinek için filit yaptılar. Biraz uyuyamadım, sonra uyumuşum.
Sabahleyin erkenden kalktım. Güneş doğuyordu. Pencerenin önüne oturdum. Osmancık Gemici mahallesi kadınlarının kimi su getirmekte, kimi merkeplerini hazırlıyor, kimisi mallarını çıkarıyordu. Biraz sonra Müfettiş Fehmi Bey de kalktı. Elbisesini giydi. "Dışarı çıkalım, gezelim" dedi. Çıktık. Bir mektebe götürdü. Gezdik, geldik. Su deposunun yanında Köprünün başına çıktık. Bir cami gösterdi. Her tarafı örümceklerle dolmuş, harap olmuş. Sonra Köprünün öte tarafına bahçelere indik. Bir dut ağacı dibine sandalye getirtti. Oturduk. Müfettiş benim makine ile Köprü ve ırmağın fotoğraflarını aldı. Bir saat kadar geçti. Müdür Beyler de kalkmışlar, yanlarına gittik. Halk şairi Kadri Efendiyi arattık. Bağda imiş, bulamadık. Yemeği oraya getirdiler, yedik. Yola çıktık. Feyzi Bey bizim gezdiğimiz mektebi görmeye gitti. Biz de Köprüye doğru yürüdük. Yine kitabenin başına dikildik. Güneş vurmuş, çok sıcak, insanın beyni kaynıyor, gözleri alacalanıyor. O vakte kadar Feyzi Bey de geldi. "Kaleye çıkalım" dedi. 
 - Osmancık Kalesi- Beyler Camii-
Çarşı içindeki kale kapısından girdik. Biraz yukarıda iki ev var. Bu evler Kale dizdarının oğullarının evleri imiş, geçtik. Biraz daha yukarda bir kapı daha var, yıkılmış. Üzerinde ki duvarların da çoğu uçmuş. Duran taşlar da adeta düşecek gibi bir vaziyette. Çok korkarak ve tırmanarak yukarı çıktık. Asıl kaya çok yüksek ve siyah taştan. Etrafını sur ile burç ve barularla örmüşler. Duvarlardan daha yukarılara çıktılar. Feyzi Beyle biz korktuk. Olduğumuz yerden her tarafı seyrettik. Arkadaşlar yanımıza indiler. Kayanın arka tarafında bir türbe ve harap olmuş medreseyi gösterdiler. Akşemseddin'in okuduğu Medrese imiş, dediler. 
Yavaş yavaş aşağı inmeye başladık. İndik. 
Kale kapısının sol tarafında Fetvahane (Müftülük) varmış. Müftüyü gördük. Kitabı alıp geleceğimizi söyledik. Kahveye geldik. Müdür Bey, bizi gözlüyormuş. "Taşı okudun mu?" dedi. Hayır, dedim. Kaleden aldığımız taş kırıntılarını verdim. Birer kahve içtik. Çıktık. Feyzi Bey'den kitabı alıp Müftüye gittik. Kitabı verdik. Biraz oturduk. "Çay pişireyim" dedi. Yaptırmadık, konuştuk. Müftü, kendisinin daha önce birkaç vilayette görev yaptığı, Konya da Vehbi efendiden ve bazı müderrislerden ders okuduğunu anlattı. Tayinini memleketi İçel'e aldırmak için Ankara'ya gideceğinden İçel'in memleketi olduğundan ve ailenin bir çocuğu olduğundan bahsetti. Feyzi Bey'de ki bir Fıkıh kitabı imiş. Kitabeyi defterine yazdırdı. Kalktık. Yine kitabenin yanına geldik. Okurken Müdür Bey de otomobille geldi. "Sen oku" dedi. Onlar otomobile binip Dodurga'ya gittiler. Biz de Müftü Efendi ile Beyler camiine gittik. İçeri girdim. Bir levha buldum, yazdım. Müftü Efendi ile Müezzin de hazırdı. Levhayı yere indirdiler, ferah ferah yazdım. Sonra Kur'an'ı kerimlere baktım. Makbil (veya Mukbil) Beyin vakfı Kuran'ı Kerimine benzeyen Eczayı Kur'an buldum. Bazı cüzler noksan. Çok bakımsız kalmış, böceklenmiş. Çok kıymetli kitap olduğu için saklanmasını tembih ettim. Müftü Efendi Hükümete gitti. Biz de müezzinle çıktık. Koca Mehmet Paşa camiini görmek istedim. Oranın müezzinini bulayım diye gitti. 
Kahvede oturdum. Kâzım diyorlar, sağır birisini getirdiler. "Halk şairi" dediler. Kulak işitmiyor. Yazı ile anlattık. Bir divan yazmış, gönderecek. Bununla meşgul iken mektep hademesi geldi. "Ekmek, bostan alınacak" dedi. Kahveden çıktık. Köprübaşına doğru çarşıdan gittik. Ekmeği aldılar. Fırka reisinin dükkânına uğradık. İstanbul'a gitmiş. oğlu varmış, oturmadık. Zengin bir dükkân. Bütün kumaşlar dükkânın önünde yığılı, toz toprak içinde. Dükkânın içi keza karmakarışık. Bir bezez (manifatura) dükkânından başka her şeye benziyor. Hatta karpuz da satıyorlar. 
Maarif memuruna " Bostan alacaksan yeni geldi, buradan verelim, batmanı beş kuruş" dediler. Geçtik, Köprüye yakın ırmak kenarında birkaç merdivenle çıkılan bir cami gördüm. Kale Camii ve Çarşı Camii diyorlar. "Çok eskidir" dediler. Camiye çıktık, cami açık. Kara sakallı bir hafız mihrapta mukabele okuyor. Kapının önünde biraz dinledim. Ve caminin yapı tarzı çok eski ve ahşap bina. Döndük, öğle oldu. "Şimdi gelirler eve gidelim" dedi.
Yavaş yavaş etrafa bakarak Köprüyü geçtik. Irmağın üzeri baş aşağı su dolaplarıyla dolu. Ağaçtan oluklarla herkes bahçelerine ırmaktan su almışlar. Su bir taraftan dolapları döndürüyor, bir taraftan dolaba berkitilmiş teneke kaplara su doluyor. Yukarı çıkıp oluk hizasına gelince sular boşalıyor. Dolapların yüksekliği bahçenin ırmaktan hatta olukların yüksekliği miktarından biraz daha yüksek tutulmuş. 
Köprünün yanındaki dolabın dairesinin içi  (çapı) dört metre gelirdi. "Bu kaça mal olur?" diye sual ettim. Yeni bir dolabın 50-60 liraya mal olduğunu, ırmağa kurmak için de on lira sarf edildiğini söylediler. 
 Eve geldik. Biz otururken otomobil geldi. Müdür Beyler yukarı çıktılar. Müdürün ilk sözü:  " Nasıl kitabe hal edildi mi?" oldu. "Evet, üzerinde uğraştım. Ama yine de şüpheli manası çıkmayan yerleri de var" dedim.
"Feyzi Bey okusun, düzelen yerleri yazayım" dedi. Defterden okudum, kendi yazdığı kâğıdı ikmal etti. Sonra Beyler camiine gittiğimi bir levha da oradan yazdığımı haber verdim. Okuttu. Levhada üç defa tamir gördüğü zikrediliyorsa da yalnız sonuncusu 1319'da (M.1903) Sultan Hamid tarafından yaptırıldığına işaret edildiğini diğer tamiratlarla ilgili bir kayıt bulunmadığını söyledim. 
Sofra serildi. Yemeğe oturduk. Müdür Beyin aldığı balık kızartılmış, hepimiz iştahla yemeğe koyulduk. Müdür Bey bir su istedi. Sürahiden doldurup verdiler. Lakin sürahide bir sinek varmış. Müdür Bey onu görünce kızdı. Sofradan çekildi. Et geldi, dolma geldi, pilav geldi, borana geldi. Kavun karpuz geldi. Hiçbir şeye el sunmadı. Biz yedik. Buyur ettiğimiz- de de  "Ben doydum, zaten çok yedim" dedi. Sigara içti, evraklarla meşgul oldu. Börek ve tavukları azığa koymalarını tembih ettik.  Sofradan kalktık, kahveleri içtik. Artık gidelim, dediler. Aşağı indik. Otomobil hazır. Maarif memurunun kızı ile Müdür Beyin hizmetçisi Kafiye bizim fotoğrafımızı al dediler. Müdür geldi Bindik. Köprübaşına geldik. Müdür Bey, kitabenin fotoğrafını çekmeye indi. Ben de indim. Beraber gittik. Müdür, fotoğrafı çekti, sıcaktan kaçtı. Ben de çok duramadım, çekildim. Otomobilin yanına hizmetçi Kafiyenin dedesi ve dayısı gelmişler, konuştular. Bindik, yürüdük. Fotoğrafçının önünde durduk.  Osmancık manzaralarına ait dört fotoğraf aldım. Feyzi Bey de aldı. Yürüdük. Koyunbaba türbesine gittik.