Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 9

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

-Paşaköy-             
Paşaköy'e geldik. Büyük pınarın yanına indik. Üzerinde gayet eski mimaride bir cami var. Pınarın üstünde de çok eski enkazdan taşlar var. Bir taş da büyük bir pınar göğsü olduğunu andırıyor. Yine Rumca bir yazılar, diğer bir taşta yine Begdili'de olduğu gibi üzüm salkımı ve şapşak ve helke, sürahi, tabak resimleri kabartma olarak görülüyor. Pınarın lülesinin üstünde de ki bir taşta da sülüs bir yazı ile Hasan filanoğlu diye üç zatın yaptırdığı ve sene 1260 senede olduğu yazılı.
Müdür Bey, iki film çekti. Oradan bahçeye indik. Yunakta köyün kadınları çamaşır yıkıyorlar. Bir dut ağacına vardık. Onun altına oturduk. Lakin sığırcıklar üzerimizi kirletmeye başladılar, kalktık. Bir ceviz ağacının dibine gittik. Bizim halı seccadeyi serdik. Müdür Bey oturdu. O vakte kadar köylüler kilim- yatak getirdiler, serdiler, hep oturduk.  
Müdür Bey, İstanbul'dan Turhan Hikmet Dağlıoğlu'nun gönderdiği mektubu ve vesikaları okudu. Çok beğendik. Hizmetçi kız acıktığımızı hatırlattı. Sepetlerin otomobilden getirilmesini istedik, getirdiler. 
İbrahim Bey, Deliler köyünde bir bağın keşfine gitmiş, gelene kadar soğanımızı soydum, salatayı yaptım. Yemeği açtık. Biraz yedik. İbrahim Bey geldi. Beraber yemeği yedik. Çay kaynattım, içtik. Birçok köylüler geldiler. Müdür Bey suallerini sordu. Cevaplarını aldı, yazdı. Saat üçe geldi. Köyden çıktık yola düştük. Yarım saatte Kütüphaneye geldik. Şoföre iki lira daha verdik, gitti. 
*                                                         
Bugün Sungurludan sporcular karşılaşmaya gelmiş. Saat dörtte Cumhuriyet meydanına gittik. Akşama kadar seyrettik. Çorumlular dört, Sungurlular iki gol yapabildiler. 
*    
Eve geldim. Daha bağdan gelmemişler. Anahtar yok. Kepekçinin çocukları kıyıdan aşırtıp kapıyı açtırdım. Çoban malları salmış, hayvanlar geldi. İçeri aldım.       
14 Ağustos 1938 Pazar
 -Yakuparpa Köyü ve Kuşviran (Kuşören Kalesi) Gezisi-                                          
 Bu sabah erkenden kalktım. Yıkandım, çamaşır değiştim. Bir kâğıt torbaya biraz kömür koydurdum. Ufak halı seccadeyi alıp sepetle beraber hizmetçi kızla kütüphaneye gittik. Kimse yok. Önce Mustafa Ağa sonra geziye gidecek arkadaşlar Sadi Leblebici ve kayın biraderi Selahaddin, Noter İhsan ve Tombuş Nazmi Efendi geldiler. Çarşıdan gelecek ve alınacak şeyleri alıp hazır bekliyoruz.  
Otomobil geldi. Kapının önünde durdu. Noter çok acele ediyor. Beni her yere sevke uğraşıyor. Nihayet dayanamadım, uzaklaştım, geri döndüm. Biraz durunca Müdür Bey de geldi. Otomobile bindik. Doğru Park yolunda Sıhhiye Müdürü beyin evine vardık. Otomobil durdu. İndim, bahçeye girdim. Ev kapısını vurdum. Hizmetçi kız "Bey geliyor" dedi. Biraz bekledik. Ahmet Remzi Efendi ile Sıhhiye Müdürü kapıya kadar çıktı. Sıhhiye Müdürü makineyi verdi. "Birkaç film kaldı. Onlara gittiğiniz kale harabelerinin fotoğraflarını alınız." diye tembih etti. Siz niçin gitmiyorsunuz, sualime  "müshil aldım, beni affediniz." dedi. Otomobile bindim yürüdük. 
Yeni yapılan Cezaevinin yanından Kürt Pınarına oradan eski Osmancık caddesine çıktık. Dörtoluklu'dan doğru Kuruçay bağları altından Ezil köyünün içinden yokuşa çattık. Orada otomobil bir hendeğe çöktü. Hep indik. Biraz sonra manevra yapa yapa çıktı. İhtiyarlar bindiler. Bizim cabcık İhsan Bey yürüttü gidiyor. Biz de Sadi ve Selahaddin ile yürüdük. Yokuş çok dik imiş. Epeyce ter döktük. Nihayet tepenin başına çıktık. Otomobil orada durmuş. Müdür fotoğrafınızı alacağım, diye bir yerde toplanmamızı söyledi. Bir de Çoban vardı. Şoför ve muavini arkadaşlar hepimiz beraber olduğumuz halde fotoğrafımızı aldı. Bindik yürüdük. Dereler tepeler üstünden daima yukarı giderek bir köye vardık. Burası Yakuparpa Muhacirler Mahallesi imiş. 
Muhtarı sorduk. Yamacın yukarısında bir köy göstererek "muhtar orada" dediler. Yanımıza biriniz geliniz de yol göstersin demeye kalmadı. Sakallı, çatık alınlı birisi geldi. "Buyurun efendim" diye iltifatlar yaptı. Mehmet Ağa diyorlar. İhsan Bey'le tanıştı. Yanımıza bindi. Yolu tarif ederek bizi Kuşviran köyüne çıkardı. Köyde indik.    
-Kuşviran Köyü-  
Bir yapı dibine yatak-yorgan seriyorlardı. Bir pınar başı gölgelik aradık. Beş dakikalık mesafede yukarda büyük bir ağaç gördük. Onun dibinde tatlı sulu bir pınar olduğunu söylediler. Oraya gidelim, dedik. Yürüdük. Arkamızdan köylüler sergileri de alıp geldiler.     
Noter'de bir kayaya çıkmış  "at-eşek isteriz" diye köylüleri şaşırtıyordu.
Canım bir defa oturalım, bir soluk alalım. Biz dinleninceye kadar onlar da hayvanlarını getirir, dedim. Yine durmuyor, tarlalarda gördüğü hayvanları gösterip "şunları getirin" diye zor kullanıp duruyordu. 
Pınarın önünde dikenlerle bir bahçe yeri çevirmişler. Etrafına kavak dikmişler. İçerisi çimenlik. Oraya sergileri serip oturduk. Çay içelim dediler. Semaveri yaktım. Biraz da ekmek yiyelim, dediler. Peynir zeytin ve börek gibi şeyleri çıkardık. Çay da kaynadı. Yediler, içtiler. Yemeğe ne hazırlatacağız, dedim. Kimi tavuk alalım, kimi kuzu alalım diyorlardı. 
Mehmet Ağa "ben size bir kuzu keseceğim, para filan istemem" dedi. Arkadaşlar hayır derlerken:  Remzi Efendi de "şu adamın önüne durmayın, mademki gönlünden kopmuş, yapsın. O da onun için bir şereftir" dedi. 
Otomobilin şoför muavini ile Mehmet Ağa kuzuyu kesmeye gittiler. Biraz sonra atı-eşeği almış geldiler. Gidenler ayrılsın, dediler. Ben giderim ama hayvana binmem, yürüyerek giderim, dedim. Sadi'de ben de binmem dedi. Beraber yukarı doğru çıkıyorduk. İhsan doru bir ata binmiş, diğerleri eşeklere binmişler. Mehmet ağa da kır bir katırı tutmuş bizi çağırıyor. Binmemiz için ısrar ediyordu. Sen bin, diye arkadaşlar da söylediler. Baktım olmayacak Mehmet ağa bir tarafına, Halil isminde atın sahibi bir genç de diğer tarafına yapışarak bindirdiler. Üzengiler uzun geldi, kastılar. Pınarın yanında bulunuyoruz. Meyilli yama bir yerdeyiz. Birkaç metre aşağıda büyükçe bir göl var. Gölün içi de çevresi de çamur. Birden at başını yukarı kaldırdı. Geri geri gitmeye başladı. Mehmet ağa atın başını bırakmıyor ama atın zapt olacağı yok. Ben de artık kendimden ümidimi kestim. Atın yalısına sarıldım. Ne olacağım diye düşünüyordum Birden at ile beraber yuvarlandım. Bir de baktım kendimi gölün ortasında atın altında buldum. At da Mehmet Ağa da hepimiz çamura gömülmüşüz. Yine de her şeye rağmen Mehmet Ağa atın başını bırakmamış. 
Hemen usulca atın altında sıyrıldım, çıktım. Arkadaşlar yaşadığımız manzara karşısında sus-pus olmuşlar korku içinde neticeyi bekliyorlarmış. Hemen hepsi başıma toplandılar. "Geçmiş olsun", " bir yerin acıdı mı?" diye soruyorlar. Bir de yeni elbisemin aldığı çamurlu vaziyeti görerek gülmekten kendilerini alamıyorlardı. 
Belimden alt tarafı bütün çökek içine batmış, zırıl zırıl çamurlar akıyordu. Mehmet ağa da atı kaldırıp çamurdan çıkmıştı. Ayakkabısının çamurun içinde kaldığını köylülere ayakkabısını çıkartmalarını söylüyordu. 
Bizim Müdür de yine bu sırada fotoğrafımı almayı unutmamış. Aman atlılar merkepliler şöyle bir araya geliniz de bir fotoğrafınızı alayım diyerek bizi topladı. Mehmet ağa ile beni de atın yanına durdurup öylece fotoğrafımızı çekti.
    Mehmet ağa da çamurlu ata bindi. Yokuşa yukarı dizgin vererek öfkesini aldı. Şoför muavini Mehmet bir sırık getirip çamuru karıştıra karıştıra Mehmet Ağa'nın ayakkabısını buldu, çıkarttı. Sonra benim elbiselerimi çıkarttırdı. Köyden bir helke getirtip çoraplarımı ve pantolonumu iyice yıkayıp güneşe astı. Ceket ve delmenin etekleri çamur olduğundan onları da öylece kurutup öfeleme suretiyle temizledik. Donumun paçalarını yıkayıp güneşe oturarak kuruttum. 
    Müdür, Remzi Efendi, Nazmi Efendi gitmemişlerdi. Cenabı Hak hıfzedip gölün kenarındaki taşlara çarpıp bir yerimin kırılıp bir ziyan olmadığına çok şükür ediyorlardı. Ve bunun üstüne birçok kazaların hikâyelerini söyleyerek latife yapıyorlardı. Çay içelim dediler.          
 Nazmi efendinin pardösüsünü üzerime örtünüp semaveri yaktım, kaynattım. Çayı yaptım. Bir iki kadeh çay içtiler. Ve Remzi Efendi'nin güzel güzel anlattığı ilmi-edebi- tasavvufi kıssaları dinleyerek vakit geçirdik. 
Elbiselerim kurudu. Arkadaşlarda gittikleri Kuşören kalesi harabelerinden avdet ettiler. Temizlenmiş, eski halimi almış buldular. Pantolonumun ütüsü bozulmuş idi. 
Arkadaşlar gezip dolaştıkları yerlerde gördüklerini anlatıyorlar. Birçok taş-kiremit getirmişler, gösteriyorlardı. Kalenin temellerinin görünüşe göre çok geniş olduğunu ve kapı yerinin toprakla dolup geçilmez bir hale geldiğini anlattılar. Ufacık tavla zarı gibi taşlar toplamışlar. Bunların mozaik olduğunu ileri sürüyorlardı. 
Yemek hazır diye haber geldi. Vakitte epeyce olmuş, saat üç buçuğa gelmişti. Salataları yaptık. Bostanları kestik. Kuzu geldi. Sofraya oturduk. İyice pişmemiş, içini doldurmuşlar, taş gibi olmuş. Yenecek halı yok. Şurasından burasından, dedik didikledik. Salata karpuz herkes ne yiyeceğini şaşırmıştı. Sonra helvayı açtık. Millet kaşıkla yediler. Dolmayı açtık. Koca bir kazan. Birer tane de ondan yedik. Çay kaynıyordu. Yemekten kalktık. Otomobilciler ve köylüler de bir sofra oldular. Çoluk çocuk kim geldi ise sofraya oturttuk, onlarda yemeklerini yediler. Kapları kaldırdım, yerleştirdim. Çay içildi. Her şey tekmil. Herkes kuzuyu söylüyor, konuşuyor. Şen-şatır bir gün geçirdik. Gidelim, dediler.           
Bindik, yine aynı yoldan şehre geldik. 
Kütüphane kapanmış. Saat dört buçuk. Remzi Efendi'yi evine bıraktık. Yarın Ankara'ya gideceğini söylediler. Vedalaştık.
Arkadaşlar evlerine gittiler. Nazmi Efendi ile Kütüphaneyi açıp içeri girdik. Birer ayran ve kahve içtik. Kütüphaneyi kapatıp eve geldim. Kimse yok. Hayvanlar gelmiş, içeri aldım, bağladım. 
Arkadaş, baldız ve çocuklar bağdan yatsının önü sıra geldiler.
18 Ağustos 938 Perşembe
 -Alamaslı- Alacahöyük gezisi-
Bu sabah saat altıda kalktım. Sepeti ve halıyı alıp kütüphaneye gittim. Çay takımlarını sepete yerleştirdim. Ve ufak-tefek her şeyleri hazırladım. 
Sadi ve Selahaddin geldiler. Mustafa Ağa'yı yarım kilo kebapla yarım kilo helva al diye gönderdim. Helvayı teziye hazırlayamamışlar, bizi gözletti. Müdür Bey Maarif dairesi önünde bekliyor diye haber geldi. 
Otomobil gelmiş hazır, bindik. Mustafa Ağa da geldi. Getirdiklerini sepete yerleştirdim. Yürüdük, Müdür Bey hazırmış, bindi. Diğer arkadaşlar yola çıkalı epeyce olmuş. Biz de yürüdük. Kışlanın oradan Burun Çiftliğe çıkarak değirmeni, derin çay köprüsünü, Çukur pınar yokuşunu çıktık. Sonra Bozboğa hanı geçtik. Yokuşu çıktık. Hatap Fabrikasına yakın diğer otomobili gidiyor gördük. Hatap fabrikasına vardık. 
Bahri Efendi pencerede imiş. "buyurun" dedi. 
Müdür Bey'e "bir çay içelim mi?" dedim. Muvafakat etti. İndik. Bahri Efendi'nin odasına çıktık, oturduk. Çay pişti, içtik. 
Bahri Efendi fabrikanın garbında (batısında) tepelerin üstünde sivri bir kayalık tepe gösterdi. Oraya 'Kaletepe' diyorlar. Orada çok harap yerler var imiş. Kiremit vesaire çıkıyormuş, dedi. Kiremitlerden getirtmesini tembih ettik, kalktık, binip yürüdük. Diğer otomobil gitmişti. Hatap boğazını aştık. Küre beline vardık. Alaca'ya yakın bir yerden sağa saptık. Güzel bir yol tesviye edilmiş. Orada bulunan bir çay üstüne köprü de yapılmış. Köprüden geçtik, doğru gittik. Bir köyün içinden geçerken otomobil durdu. Su alıyor, Köylüler birikti. Bir güzel kız karşıma dikildi, gülüyor. Bizim Binhan yaşında. Seni şehre götüreyim, dedim. Yine güldü ve kaçtı. Köyün adını köylülerden sual ettik. ALAMASLI dediler. Müdür Bey, türkü bileniniz var mı? Şairiniz yok mu? diye sordu. "Var ama şimdi hepsi Höyük'te çalışıyor" deyip adlarını söylediler. Yürüdük, Höyük'e vardık. 
Yolun sağ tarafına beş on tane yeni ev yapılmış. İki göz, bir de abdesthaneleri var. hepsi bir sistemde. Ahır samanlık arama. Burada köylüler nasıl oturuyor, diye birbirimize soruyorduk. Höyük'e gelmişiz, indik. Diğer arkadaşların hepsi orada. Kazı yerlerinde bulunan memurların eğlenmesi için yapılan salonda oturuyorlarmış, çıktılar. Biz de onlara karşı vardık. Birleştik.
Kazı memurlarının başında Abdullah Bey ve birkaç da darülfünundan gelmiş staj gören gençler var. Bir de ihtiyar fotoğrafçı var. Görüştük. hepimiz birlikte salona girdik, oturduk. sigara ikram ettiler, kahve geldi içtik.
Kazı yerini gezmeye gittik. İlerde büyük pınarın üstünde bulunan taştan yapılmış heykellere vardık. Kazıya buradan başlamışlar. Hala 20-30 kadar amele durmayıp toprak kazıyor ve çekiyorlar. 
Eski köy evlerinin kalktığı yerleri beş altı metre aşağı derinlikte kazmışlar. Birçok temel, kaldırım, iskeletler çıkmış. Temelleri yeniden bütün olarak düzeltip çıkarıyorlar. Çok dikkat ve itina ile iş görüyorlar. Hatta biz orada iken bir yerden bir diş bulmuşlar. Buradan hiç memul (umulmazken) edilmezken bu diş çıktı. Mutlaka bu yer bir iskelete mahsus mudur, diye dört beş amele dikkatle oraya memur ettiler. Ufacık demir çapalar ile kazıyorlar ve boyacı fırçası ile süpürüyorlar. 
Müdür Bey, heykellerin bulunduğu ilk methal denilen yerde bizlerin fotoğrafını aldı. 
Abdullah Bey, fotoğrafçı bey birçok izahat verdi. Geri salona döndük. Ve müzeyi gezdik. Bir çok kiremitler, çanaklar, tuğlalar, çömlek kırıkları, lahitler, taşlar, demirler, ufak tefek şeylere baktık. Bunların çoğu PAZARLI mevki denilen ÇİKHASAN köyünde yapılan kazıdan geldiğini haber verdiler. "Oraya da gidelim" dediler. Otomobilciler gitmediler. 
Abdullah Bey'le kardeşi de geldi. Çok iltifat gösterdiler. Abdullah Bey, öğleye bir ziyafet vereceğini söyledi. Zahmet etmeyin filan dedik ise de hazırlandıklarını söylediler. Öğleye kadar oturduk. Kataloglara, albümlere baktık Nihayet öğle oldu. Sofra serildi. Gittim otomobilden yiyecekleri çıkarttım. Biraz şoförlere verdim. Getirdim aşçıya verdim. Sofraya oturduk. İbtida bir çorba, herkese birer yumurta, sonra patates, zeytin, karpuz geldi. Yedik içtik. yarı aç yarı tok çekildik. Bizim kebap ve helva meyve çıkmadı. Kahvemizi içtik. Kapı-ya çıktık. Hepimiz harman yerlerine gittik. Bayanlar herkes bir düvene binmiş, Feyzi Bey de birisine bindi. Öylece fotoğraflar alındı. Sonra bulgur döven kadınların yanına gittik. Altı kadın bir sokuda tokmakla bulgur dövüyorlar, onların da fotoğrafları alındı. Sonra kazı yerinin fotoğrafçısı da topluca bizim fotoğrafımızı aldı. Geri köye bahçeye şadırvanın başına geldik. Orada oturduk. Saat üç buçuğa kadar vakit geçirdik. Vedalaştık. Otomobillerimize bindik. Yürüdük. 
 Yarım saat sonra Küre köyünün yol üzerinde ki pınarın yakınında bulunan söğütler altına indik. Semaveri yaktım. Herkes bir iş görüyor. Bir çoban buldular. Çok türküler söyletip Sadi Bey yazıyor. Höyükte çalışan saz şairinden de bir çok parçalar yazmıştı. Bir saat kadar da orada kaldık. Yemek yedik, çay içtik. Yürüttük. Yolda Sadi Bey keklik vurdu. Yine aynı yoldan avdetle akşamüzeri Çorum'a geldik. 
   (Sürecek)