Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 8

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

-Arpagöz ve Babaoğlu Köyleri-
Buradan ileri vardık. Arpagöz'e gittiğimiz yol göründü. Bir su geçtik. İşte ileride kayalardan kendini atıp şelale-şarıldak olan su, bu su dediler. Öyle ise suyun başına gidelim, şelaleye bakalım, fotoğraf çekelim, demeye kalmadı Şoför Kemal suyu geçti. Sağa döndü. Düz yol, ufak tefek kaya tümsekleri var ama zararsız, gidiyoruz. Pek çok gitmedik akan su biraz derinleşti, kayalar arasına girdi. Biz de kayaların üstüne çıktık. "Ya hu nereye gidiyoruz" demeye kalmadı. Kamyonun şoför mahalli üstüne binmiş olan bandocu bağırdı. "Aman durunuz, gidiyoruz!" dedi. Patır- kütür kendini atarcasına aşağı inmeye başladı. Herkes gözü önüne baktı. Görülen dehşetli manzaradan titremeye başladık. Kamyon da aniden durdu. Kendimizi nasıl aşağı attığımızı bilemedik. Ben de kendimi yerde buldum. Rengim uçmuş, yüreğim çarpıyor bir halde kayaların üstüne oturdum. Gözüm kimseyi görmüyor. Ancak korkudan titreyen bazı arkadaşların " bir metre daha ileri varsa idik, dört minare boyu uçuruma yuvarlanacaktık. Biz de sulu yağmur gibi yere düşerek ölecektik. Her bir yerimiz bir çalıda kalırdı, parçalanırdık…" gibi seslerini işitiyordum. Manzara gözümün önünde canlanıyor, usum -musum gidiyordu. 
Şoför Kemal'e "ya hu, sen bizden ne kötülük gördün? Hepimizi uçuruma gömecektin ya kendine de mi acımıyordun?" diye serzenişte bulundum. 
"Yok Hoca o kadar korkma sarhoş değilim, önümü görüyordum. Henüz öyle bir korkulacak vaziyette değil, daha uçuruma dört beş kulaç var. Sonra deli mi oldum. Ben bu kamyona dört bin lira para saydım. Sen de amma korkakmışsın" diye karşılık verdi.
Ben artık yerimden kalkamadım. Arkadaşlar toplandılar, gittiler. Aşağı indiler, yarım saat kadar dolaştılar. Sonra tekrar yukarı çıktılar. Bir poz fotoğraf aldırmışlar. Biz kamyonun yanında gırnatacı Rıza Çavuş, Baytar Muavini beylerle oturduk. Bu sırada Domu'dan bir sürü koyun ve dölleri getirdiler. Baytar beyin bunlara bakmasını istediler. 
Baytar gitti sürünün içine girdi. Köylülerle konuştu. Birkaç kuzu ve keçi tuttular, baktı. Ve bazı ilaçlar tarif etti.
Şoför kamyonu çalıştırdı, bindik, yürüdük. Arpagöz yoluna çıktık. İlerde dik bir bayırdan inerken yolda bir uğu kuşu gördük. Bir çalının dibine ufacık bir uçuşla düşer gibi konup sindi. Gözü görmüyor, uçamıyor, dediler. Fotoğrafçı Hasan Basri, ben onu tutarım, diye bir pardösü alıp kamyonu durdurdu, yola indi. Kuş adeta çıra gibi yanan gözlerini açıyor ve tüyden kulaklarını dikip patırtı dinliyor, hödüklüyordu. Daha Hasan Basri kamyondan biraz uzaklaşmıştı ki, kuş havalanıp uçtu, gitti. Hepimiz gülüştük. Hasan Bey bindi yürüttük. Aşağı düze indik. Pamucak şehir yolunu bulduk. Sağa döndük. Şelale akan derelerin içinden köye yaklaştık.
İki delikanlı bize karşı geldiler. Birisi kâhya imiş. Köylerinde hasta olmadığını haber verdi. Döndük. Tarlada kadınlar yolma yoluyorlar, deste götürüyorlar, hiç kimseye aldırış etmiyorlardı. Şoseye çıktık. İçimizden artık akşam yaklaştı Babaoğlu'na uğramayalım, doğru şehre gidelim, diyenler oldu. Ben de köylülere Karakol'dan haber ettik. Hastalarınızı hazırlayın, dedik. Köylüler gözlerler, dedim. Karakolun önüne geldik. İki delikanlı köylü çıktı. "Babaoğlu'da köylüler sizi gözlüyorlar, birkaç defa harman yerine toplanıp dağıldılar" dediler. Köye gitmeye karar verildi. Karakol yanından döndük. Tepenin olduğu yeri sol tarafta bırakıp geçtik. Bir çaya indik. Köy karşı yamada imiş. Köylüler buraya gelsin dediler. İndik, bando kuruldu. Derenin geldiği tarafa doğru baktım. Birkaç metre ileride bir değirmen var. Kavak ve söğüt ağaçları ve tepelerde ki meşe vesair ağaçlar köye güzel manzara veriyor. Gayet hoş buldum. Köylüler geldi. Bando çalıyor, herkes oturmuş birbiriyle halleşiyor. 
Ben de uzun boylu, yüzü yanık bir orta yaşlı adamın yanına düştüm. İsmini sordum. "Bana Güllü Kesta derler" dedi. Yüzü askerde yanmış, çavuş imiş. Bandonun bir Sivastopol ve de bir başka marş daha çalmasını istedi.  Bandoculardan biri:  "Yapamayız" dedi. Bu sıra Çorum'da bakkallık eden ve Karafakıların damadı olup birkaç aydır hasta olup bu köyde tebdil-i havada bulunan Necip Çavuş geldi. Hal hatırını sordum. "Çok iyi oldum, sizin birader nasıl? Aman birader şimdiki doktorlar bir şeyden çakmıyorlar, ben size bir ilaç yazdım gönderdi idim. Ben o ilaçla iyi oldum. Bir defa da siz biradere yedirin" diye söyledi. Pekâlâ dedim.
Bandocular birkaç hava çaldılar. Köyden çoluk çocuk başımıza toplandı. Oturduğumuz yer çayın kenarından yamaya doğru yüksek bir yerde. Bandocular önümüzde çayın içinde, köylüler arkamızda yerleşmiş olduğu halde kamyonun arkasına geçirdiler, öyle bir fotoğraf almak istediler. Benim bulunduğum kenardan dört-beş çocuğu fotoğrafa alamadığını arkaya geçmelerini foto söyledi. Kızları aldım, en arkaya ortaya geçtik. Kızlar sekiz dokuz yaşlarında varlar. Birisinin kucağında bir de küçük çocuk var. Önüme durdu. Sol tarafımda güzelce fingirdek bir kız var. Gözüme bakıp bakıp gülüyor. Kız benim de senin gibi bir kızım var. Şöyle yanıma dur da fotoğrafımız beraber olsun. Şehre vardığımızda bak yanımdaki şu kızı görüyor musun, o da benim kızım oldu. Şehre gelecek, benim yanımda duracak diye anlatayım, aldatayım dedim. Hala gülüyordu. "Şehirdeki kızının adı ne?" dedi. Binhan dedim.
" Öyle ad mı olur!" dedi beğenmedi. Ben de onun adını sordum, söylemedi. Diğer kızlar da bizim konuşmamızı dinliyorlar. Kimi oturuyor, kimi ayakta gülüyorlar. Bu halde fotoğrafımız çekildi.
Doktor muayeneye başladı. Çocuklar, kızlar dağıldılar. Karşımızda höyüğü andıran tepenin üstünde mimari tarzı güzel Babaoğlu Türbesi duruyordu. Herhalde bu tepenin höyük olduğuna hükmederek fotoğrafını çektiler.
Cami var mı, diye sual ettim. "Var" dediler. Öyle ise şu tepe ve türbenin bir poz fotoğrafını çekin parasını bizim şubeden verelim, dedim. Foto Hasan Bey, "Olur, ama biraz türbenin yakınına gidelim, buradan çok uzak düşer" dedi.
    Haydi, dedim. Matbaa Müdürü Şükrü de; "Beraber gidelim" dedi. Üçümüz yola düştük. Tepenin dibine vardık. Az daha çıkalım, dedik. Başlangıçta ufacık bir tepe çıktık. Lakin Türbe daha çok uzak. Daha yakın bir yerden almak iyi olacak, diyerek yürüdük. Tepenin üstüne çıktık. 
     Türbe çok güzel yapılmış. Kapının iki taraf köşelerinde dört metre yukarıya gayet sanatlı birer sütun başlığı konulmuş gördük. Türbenin çok eski olup yıkılıp tekrar tamir edildiğine bir işaret telakki ettik. Temelde üstte büyük yonma eski taşlar dikkat çekiyor. Kapının önünde eşikle beraber yere çakılı yuvarlak bir taş görülüyor. Bu taşın üstünde güneş kursu resmi var. Bu tepenin her halde höyük olduğuna bir işaret olabilir, dedik.
      Besmele çekip türbenin kapısını açıp içeri girdim. Çok temiz, silinip süpürülmüş. İçinde post ve namazlağılar serili. Canım çekti. Biraz yatayım dedim. Mezarın etrafında dolaştım. Başucunda bir peykede dayalı bir demir gördüm. Elime aldım. İlk nazarda kınında bir demir kılıç zannettim. Ama kın ve kılıç kabzada berkitili, çekince çıkmıyor. Bu çok güzel bir asar-ı atika (eski eser) burada kaybolur. Bunu götürelim, dedim. Şükrü Bey de muvafakat etti. Dedeye üç İhlas bir Fatiha okuduk. Demiri alıp çıktık. O vakte kadar fotoğrafçı benim küçük film makinesi ile köşelerdeki sütun başlıklarının fotoğraflarını almış. Bir de kapının önünde demir pala elinde Şükrü'nün fotoğrafını aldı. Aşağı indik. 
Küçük tepe ile büyük tepenin arasında duruyoruz. Köyün manzarası çok güzel. Bir poz daha aldı. Sonra da büyük tepe ile türbenin görünüşünü kendi büyük makinesi ile aldı. 
 Arkadaşlar da toparlanmışlar, hepsi kamyona binmişler, bizi bekliyorlarmış. Geldik, köylülerle vedalaştık. Kamyona bindik. Dedenin kılıcını elimizde gördüler ama kimse bir şey demedi. Yürüdük.
  Artık benim güvencime payan yok. Bugün gezip yoruldu isek de epeyce bir bilgi toplamış olmakla kendi şubemiz namına palayı Maarif Dairesi Müzesine teslim edeyim diye düşündüm. Doğrusu da böyle olması.
Akşam ezanında şehre girdik. Fırkanın önüne kadar bando çaldı.
Palayı gaz ve zeytinyağına yatırması için Kayış Şevket Efendiye teslim ettik.
Fırkanın önünde indik. Sepeti alıp eve geldim.
Kapının önünde inek-kömüş ikisi de gelmiş, bekliyorlar. Kapıyı açtım, malları içeri aldım. Birader Ahmet de geldi. Baldız yemek ısıttı. Yedik. Odama çıktım.
7 Ağustos 938 Pazar
 -Paşaköy- Beydili köyleri Gezisi-
Bu sabah kalktım. Arkadaş "et al gönder de köfte yapayım" dedi. Kütüphaneye gittim. Yarım kilo et alıp eve gönderdim. Ve başkaca domates, peynir, çay-şeker gibi sair malzemeyi aldırdım. Evden ufak halı seccade ve büyük sepeti dahi getirttim. Arkadaş da köfteyi yapıp göndermiş. Saat dokuza yaklaştı. Şoförü getirttik. Hazırlanması için tembih ettik. Para istedi. Dört lira verdim, gitti. Saat dokuzda Tombuş zade Nazmi Efendi geldi. Patlıcan dolması yaptırmış. Diğer eşyaları dahi semaver ve demlik, kadeh ve sair ne varsa sepetlere yerleştirdik. Mustafa Ağa ile alıp Suluhan'a gittik. Otomobil hazır. Maarif Dairesi önüne gelmesini söyleyip eşyaları teslim edip Müdür Bey'e gittik. O da hazırmış, indi. Otomobil geldi, bindik. Müdür Bey şoför'ün yanına biz de Nazmi Bey ve hizmetçi kız Kafiye ile içeri bindik. Yürüdük.
 Osmancık caddesinden Nurullah sokağından çıktık. Bayat'ın önünden doğru Paşaköy'e vardık. Köye girecek yerde köprü yıkık imiş. Çorumlu Hacı Osman orada imiş. Diğer bir yolu gösterdi. Tarlalardan köye girdik. Burada inelim, dediler.
-Beydili-      
Başkâtip İbrahim Bey, Beydili'nde imiş. Oraya gidelim de onu da alıp beraber gelelim, dediler. Sürdük, Beydili'ne vardık. Naime karşıma çıktı. "Kız burada mısın?" dedim. "Ya buradayım, eniştem köy kâtibi, onun yanında duruyorum" dedi.
      Köylüler, köy kâtibi ve bizim Başkâtip yani Muhasebe-i Hususiye Müdür muavini İbrahim Bey geldiler. Bizi alıp bir bahçeye götürdüler. Oturduk. Her biri ceviz-fındık verdiler. Elma, armut, hıyar (salatalık) getirdiler. Müdür yemedi. Biz de yemedik. Müdür Bey, çantayı açtı. Evrakları çıkardı, seçti. Ve Çöplü Bey vakfiyelerini okudu. Ve şimdi bu köylerden ve hudutlarından hangisi mevcut olduğunu ve yakınlarda ören yeri, höyük yığını ve mağaralar olup olmadığının tahkikatını yaptı. Ve Defter-i Hakani kaydında geçen Alayund köyünü sual etti. 
Şeyh Hamza köyü ile Alagöz yaylası arasında Alayund diye bir mevki olduğunu haber verdiler. Müdür buna çok sevindi. Ve oraya gidelim, dedi. 
Köylüler, Alagöz yaylasına otomobille çıkılamayacağını ancak at ile çıkılabileceğini söylediler. Ve orada gayet soğuk bir su olup insanın içemeyeceği derecede olduğunu söylediler. Ve oralarda mezar ve yatır dahi bulunduğunu söylediler. Oradan kalktık, köyün içine pınarın başına geldik.
Pınarın bir taşında Rumca bir yazı ve birisinde de üzüm salkımı, kepçe, kadeh resimlerini kabartma olarak gördük. Bu taşlarında çok eskiye ait yine bir pınar taşı olduğuna hükmettiler.
Sonra Müdür Bey, köye birkaç odalı eğitim mektebi yapılacağını, şimdiden yer hazırlamalarını köylülere söyledi. Bir bina gösterdiler. Evvelce mektep olup şimdi boş imiş. Geçici olarak köy kâtibi duruyormuş. Yukarı çıktık. Naime orada imiş. Naime Çorum'da mahalleden komşu çocuğudur)
 - Amca işte biz burada duruyoruz, dedi. Bir büyük, iki küçük odası var. Gezdik. Etrafında ki evleri istimlâk ederek geniş bir bahçe yeri açmak mümkün olacağını köylüler ileri sürdüler. Pekâlâ, olur, dediler. Oradan indik, karşıda bulunan camiye gittik. Yeni yapılmış, ahşap güzel bir minaresi var. İçeri girdik. Müdür Bey, yazma Kur'an aradı, bulamadı. Ben de tavandaki nakşı benim makine ile çektim. Sonra çıkıp otomobile bindik. Vedalaşıp yola çıktık.                    
   (Sürecek
 
 
- EŞREF ERTEKİN'İN 
GÜNLÜKLERİNDEN SEÇMELER-
 
Çorum'da 1925'ten 1970 yılına kadar resmen kütüphane memurluğu yapmış hafız-ı kütüp 
Eşref Ertekin rahmetli büyüğümüz, yaşadığı her günün nasıl geçtiğini günlük defterine kaydetmiş. Bizlere günlük yazılarıyla dolu sayısı otuzu geçen defter bırakmıştır. Bu defterlerin sayfaları içinde kendi özel hayatına ait bilgiler yanında o günlerde Çorum'da yaşananları da kısa kısa bizlere anlatmaktadır. Eşref Ertekin'in günlükleri -bu yönüyle Çorum'dan-Çorumludan bahsettiği satırlarıyla- adeta bir "Çorum günlüğü" hüviyetini de göstermektedir.   
Eşref Ertekin'in özenle sakladığı bu defterleri, manevi oğlu Bülhan Ertekin Bey bana lütfettiler. Tamamen eski yazı ile (Osmanlıca) olan bu defterleri bugünkü Türk alfabesine çevirmeye çalışıyorum.     
(Eşref Ertekin'in Günlüklerinden Seçmeler) başlığı altında yayınlayacağım bu yazı dizisine 1927 yılına ait günlükleriyle başlayacağım. Sonra 1933-1938 yıllarına ait günlüklerinden seçmeler sunacağım.
Günlüklerin seçimi için değişik bir konuya vurgu olanlar ile Çorum'un herhangi bir hususiyetini bize öğreten veya aktaran günlükleri almaya çalıştım.  Eşref Ertekin'in defterinde ne yazılı ise aynen aldım. Dil yönünden oldukça sade bir dile sahip olan Ertekin, ilk günlüklerinde de ve ileriki yıllarda da Çorum ağzında var olan söyleyişleri yazılarında kullanmıştır. Türk Dili Cemiyeti üyesi olarak da haliyle Türkçe'ye özen göstermiştir. 
Pek çok okuyucumuz için doğal olarak Eşref Ertekin ve onun aile, arkadaş, işyeri çevresi içinde geçen isimleri tanımak mümkün değildir. Günlüklerin alt kısmında vereceğimiz açıklamalarla okuyuculara bir ölçüde de olsa daha iyi anlama imkânı sağlamış olacağız. Bizim eklemelerimiz sadece bu açıklamalar olacaktır.      
Özellikle 1938 yılında Halkevi Dil-Tarih ve Edebiyat Şubesinin Çorum çevresindeki köylere yaptıkları inceleme gezilerinin anlatıldığı sayfaları okuyucularımızla paylaşacağım.       
Okuyacağınız satırlarda, bundan 80-90 yıl öncesi yapılan çalışmaların heyecanını ve yine 80-90 yıl öncesinin Çorum'unu ve çevre köylerimizin durumunu bulacaksınız. 
Eşref Ertekin büyüğümüzü ve yazılar içinde adı geçen bütün hemşehrilerimizi rahmetle anıyorum. 
 
 
 
A. Ozulu