Eşref Ertekin’in Günlüklerinden Seçmeler 7

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

17 Temmuz 1938 
İki günüm bağda geçti. Kelik meselesi hala ikmal edilemedi. Sıvacılar, dülgerler hala çalışıyorlar. 
22 Temmuz 1938
(Arpagöz-Babaoğlu- Pamucak Köyleri Gezisi)
Bugün taban ve tavanı çakıyorlar diye tahta aldırdılar. Hacı Elvan Ağa Merzifon'a gitmiş. Amelelerin başına bugün Amcam gitti. Pencere kayıtları ikmal edilmek üzere dediler. 
Birader Sadettin terzi Meroğlu Bekir usta ile Seydimlerin mağazadan bana elbiselik almışlar. Ölçümü aldı. Şiranlı Şeyh oğlu Hacı Faik Efendi mevlit okutuyormuş, davete gittik. Sonra Amcam ve İstanbulluoğlu Sofu İsmail Efendi ile Mebus Mustafa Bey'in kız kardeşi Zakiye hanıma uğradık. Bir saat kadar oturduk. Kahvesini içip evlere geldik. 
Bugün arkadaş bağdan geldi. 
Mazlum oğlu Ahmet Ağa vefat etmiş. Öğle Cuma ile namazı kılındı, defnedildi. Allah rahmet etsin. Âmin. 
Pazar günü köylere gezmeye çıkan Halkevi Köycülük Şubesi ile ben de gittim. Saat altıda fırka önünden kamyona binileceği tenbih edilmiş. Azık olarak et kavurması, salata için domates, yağ-sirke, soğan alınmasını söylemişlerdi. Geceden her şeyi hazırladım. Sabah saat altıda bir sepetle azığımı ve pardösümü alıp evden çıktım. Fırkanın önüne vardım. Kimse yok. Henüz kütüphane de açılmamış. Kendim açtım. Sonra hademe Mustafa Ağa da geldi. Köycülük Şubesi Başkanı İbrahim Bey de azığını almış geldi. Suböreği yaptırmış. Sonra Matbaa Müdürü Şükrü ve Başmuallim Mahir Bey de geldi. Simit aldık çayla yedik. Saat yedi oldu. Hala otomobil yok. Akümülatörü boşalmış, yeniden cereyan alıyormuş, dediler. Baytar Muavini de geldi. Oturduk. Bir de Hükümet tabibi de hasta imiş, dediler. İbrahim Bey oraya gitti, geldi. Gönlü olmuş, gidecek dediler. Fırka Kâtibi Şevket Kayış'ın da ailesi Havza'ya gidiyormuş, onları kaptıkaçtıya bindirip yolcu etti. Kendisi de bize iştirak etti. 
Kamyon da geldi On bandocu, Doktor, Baytar, Fırka Kâtibi Şevket, Veznedar Mustafa, İbrahim, Mahir, Matbaacı Şükrü, Fotoğrafçı Hasan Basri, ben ve iki de köy kâtibi Ahmetler var idi. Birisi bizim komşu Kayyum oğlu Kadir'in oğlu Ahmet. Hepimiz kamyona bindik. Eşyalarımızı yanlarımıza koyduk. Hareket ettik. Şehri çıkana kadar bando çaldı. Şehri çıktık. Kışlanın önünden geçtik. Burun çiftlik fabrikasını geçtik. Cenubi garbi (güney- batı) istikametinde ilerliyoruz. Köprü, Çukur Köşklü pınarı geçtik, tepeyi aştık. Bozboğa'ya vardık. Köprü yıkık. Çaydan geçtik. Burun köy, Sarışıh sol tarafta görülüyordu. 
Hatap fabrikasının yanından geçerken Koruma Memuru Bahri Efendi odasının penceresinden bakıyormuş, bir selam çakıp geçtik. Daha ileride solda bir değirmeni, sağda yeni yapılan Karakol binasını geçtik Buralarda yolun bazı yerleri çok fena bir halde bozulmuş. Amele çalışıyor. Nihayet eski Karakola vardık. Babaoğlu ve Pamucak köylerine dönüşte (gelirken) uğrayacağımızı haber vermelerini jandarmalara tenbih ettiler. Daha ileride Pamucak'ın hizasından sola saptık. Ham kağnı yolundan gidiyoruz. Arpagöz'e çıkacak tepenin bayırı fena. Hepimiz otomobilden indik. Yokuşu çıkarken daima güneye gidiyoruz. Dağın üstünden üç minare boyu aşağı akıp yere düşünceye kadar yağmur taneleri gibi kalan suyu, şelaleyi seyrediyorduk. Tepeyi çıktık, bindik. Arpagöz yani Alp Oğuz'a vardık. 
Köylüler yatak yorgan, kilim vesaire getirdiler. Bahçenin bir tarafına serdiler, oturduk. Hastaları istedik. Birkaç hasta getirdiler. Doktor muayene etti. Baytar "hayvanlarda hastalık var mı?" diye sual etti. "Yok" dediler. 
Bir fotoğraf alalım dediler. Köylü çocukları kaçışıyor. Bu sırada üç atlı geldi. Banka tahsildarları imiş. Birisi Darendeli Hasan, biri bizim komşu Fenercinin imamın torunu Hafız Fazlı birisi de Kalelilerin Mithad'ın kardeşi Fehmi idiler. Hoş beşten sonra bizim baldız Safure hanımın ortakçısı merhum Apik Kâhyanın oğulları "anamız pek hasta" dediler. Öyle ise doktoru götürelim de baktıralım dedim. Doktora söyledim. Birkaç arkadaş ile gittik. Kürt Nine beni bildi. Hoş geldin, dedi. Arkadaşa ve baldıza selam gönderdi. Doktor aletini kulağına taktı, hastanın göğsünü dinlerken biz de etrafında durduğumuz halde bir fotoğraf aldılar. Oradan çıktık, kamyon yürümüyor. Birçok köylü dayandılar tepeden kamyonu itelediler, işlettiler. Bindik. Yine güney yolu takiben Divan Kebir (Büyük Divan) köyüne vardık.             
  22 Temmuz 1938
(Divan Kebir- Divan Baba Türbesi ve Göcenovacığı Köyleri Gezisi)
Divan Baba türbesinin önündeki havuzun başında ağaçların dibinde koyunlar varmış, oraya indik. Baytar koyunları muayene ediyor. Köylüler görüp yanımıza gelmeye başladılar.
Bando çalmaya başladı. Davar sahibinin çocuğu olmalı, dokuz on yaşlarında görünen bir kız çocuğu koşup geldi. Davarları oradan oraya dolaştırmaya uğraşıyordu. Kıza "davarları götürme, dursun" dediler. Ve herkes davarların içinde iken bir fotoğraf aldılar. O kız kenarda kalmış, fotoğrafta çıkmamış, çok üzüldüm. Kız çocuk, gürbüz, ateş gibi cevval. Hepimizin davarlarının arasına girmemize öfkelenmiş. Hemen elinden gelse, ufacık bir işaret görse, eline bir odun alıp hepimizi sopadan geçirip bizi defetmeye muktedir bir çocuk. 
Köyün ihtiyar ve delikanlıları birikti. "Şurada bir halay tutunuz da seyredelim" dedik. Onlar da "biz bando ile halay çekemeyiz. Bizim kendi davul ve zurnacımız var" dediler. Davula hacet yok, bandonun davulunu veririz, zurnacı zurnasını alsın gelsin, dendi. Haber gönderdiler. Uzun boylu babayiğit bir delikanlı zurnası ile geldi. Davulcu da bandonun davulunu aldı. Köylüler, biz Budaközü halayı çekeriz, diye başladılar oyuna. Birkaç figür geçti. Fotoğrafları alındı. 
Ben de bu sırada Divan Baba türbesinin manzarasını kendi film makineme aldım. Halay bitti. Gidelim dediler. "Havuzun içini güzelce yıkatıp ot ve çöplerini niçin ayıklamıyorsunuz?" diye köy kâtibine sual ettiler. 
  "Temizleniyor da yine çok çabuk doluyor" diye cevapladı. 
Türbenin içine girmek istedim. Arkadaşlar otomobile doğru gidiyorlardı. Duvardan atladım. Türbenin kapısı önüne vardım. Önünde büyük bir kavak ağacı var. Kapı gayet daracık, adeta bir adam zor sığacak bir halde. Kapının alt eşiği yer ile beraber. Üzerinde kubbesi Mevlevi külahı gibi sivri bir şekilde. Yedi sekiz metre yüksekliğinde uzamış. Taş işçiliği zararsız örülmüş, lakin yıkılacak gibi bir vaziyette duruyor. Korktum, içeri giremedim, kapıdan baktım. İçerisi ancak kabri alacak şekilde. İlerisini göremedim, çekildim. Fatiha okudum ayrıldım.
Otomobile biniyordum. Amcamın ortakçıları Halil, Hasan ve Ahmet dedeler geldiler. Hoş geldin, dediler. Görüştük. 
 Otomobile herkes binmiş, ben de bindim yürüdük. Kuzeye doğru gidiyoruz. Sonra kuzeydoğuya çevrildik. O istikamette ilerleyerek Hacıköy, Küçük Dede yolundan Göcenovacık'a vardık. Yol üzerinde dağ-tepe bütün mezar kesilmiş. Hiçbir köyde bu kadar mezar görmedim. Dikkatimi çekti, kâhyalara sordum. Köyün büyük olduğunu ve kuruluşundan beri köyün yerinin değişmediğini ve mezarlıklarını da değiştirmemiş olduklarını anlattılar. 
Büyük pınarın başında otomobil durdu. Biz çeşmenin kıblesindeki bahçelere indik. Köylüler yürüdü. Köse Uzun Şükrü Kâhya yatak, kilim getirdiler. Biz de yemekleri açtık. Kimimiz soğan doğruyor, kimi domates salatası yapıyor. Her birimiz bir işler görüyor. Köylülere de yemek sonrası hastalarınızı hazır bulundurun, denildi. Satılmış Kâhya da geldi. Ona da getirdiğimiz hıyarları verip bunu cacık yaptır da getir, diye söyledim, gitti.
Yemeğe otururken bandocular ayrıca oturdular. Yemek yendi. Artan yemekleri de kâhyalar, kâtipler ve köylülere bıraktık, yediler, kalktık. 
Bizim ortakçı Eşref geldi. Sıtma tutuyormuş, muayene oldu. Doktor ilaç verdi. Sonra bir çocuk geldi. Diğer bir çocukla dövüşmüş. Başına taş yemiş,  Yüz,  göz kan içinde. Doktor yüzünü yıkadı. Pansuman yaptı, sardı. Bir fotoğraf aldılar.            
Ben bu arada Satılmış'ın kardeşi Davut'u alıp babası Mustafa kâhyayı görmeğe gittim. Odalarına girdim. Güzel döşemişler, muntazam. Mustafa Ağa geldi. Hoş-beşten sonra onu da alıp bahçeye arkadaşların yanına götürdüm. Doktor hâlâ hasta muayene ile meşgul. Birinin elinin içine ağaç batmış. İltihap yapıp şişmiş. Acısından oturup duramayan bir adam getirdiler. Doktor onun da yarasının pansumanını yaptı, ferahlattı. Daha birçok çocuk, büyük hastaları muayene etti, kalktık. Pınarın önüne çıktık.                                                                   
Gölün içinde dört-beş tane manda, kimi yatıyor, kimi ayakta. Bir de bunların fotoğrafını alalım, istediler. Mustafa kâhyayı yanıma durdurdum. Bu sırada göle bir atlı sürüp girdi. Onunla beraber bir fotoğraf aldılar. Otomobilin yanına geldik.
Satılmış'ın dayısı Garip hasta imiş. Oğlu Mehmet Hoca babasını muayeneye getirmiş. Doktor onu da muayene etti. "Kaç yaşındasın baba" diye sordu. 
     - Yüz yaşıma bastım. Midem yanıyor, şu hastalığım gitse, daha çok yaşarım, dedi.      Doktor güldü. "Sana şehirden bir kuvvet ilacı göndereyim de, yüz daha yaşa" dedi.
Garip beni bildi. "Hoş geldin" dedi. Kardeşim Fehmi'yi sordu, konuştuk.
-Çakır Köyü-  
Otomobile bindik. Köy büyük, içinden çıkmak bir hayli sürdü. Çakır'a vardık. Bir yokuştan çıktık. Caminin önünde kamyon durdu, indik. Arkadaşların hepsi: Aman Ağanın havuz başına gidelim" diye gittiler. 
Kayış Şevket Efendi, namazları kılalım, dedi. İki-üç tane abdesthaneleri var.İçinde su akıyor. Abdest aldık. Camiye girdik. Bir de cemaat geldi. İmamın mihrapta duran fes ve sarığını başıma geçirdiler. Namazı kıldırdım. Camiden çıktık. Arkadaşların yanına gitmek üzere yola düştük. 
Eski Kâhya bizim ortakçı Hacı Ahmet, "hoş geldin" diyerek elime sarıldı. Ben de onların hal ve hatırlarını ve kızı Vekile'yi sordum. "Vekile'yi sattım. Bu gece kadem geliyor" dedi. Allah hayırlı etsin, dedim. Ayrıldık. Kamyona bindik. Çeşmelerinden içtiğim bir avuç sudan başka bir şey nasip olmadı. Oradan da batıya doğru yürüdük. İleride ovada ufacık bir köprüyü geçince kuzeye döndük. Bir tepe çıktık. Nihayet Domu'nun harman yerlerine vardık. Burada az daha evlerin üzerine otomobil giriyordu. Tepenin önü gayet dik bir yamaç ve üstü düz olduğundan nereye gelindiği belli olmuyor. Ne ise korktuğumuzdan Allah sakladı. Kâtip görüp aman ileri gitmeyiniz, demiş ise de kamyonla beraber tam üstüne varılacak artık ne olacaksa olacaktı. İndik. Bando kuruldu. Kilci Himmet'i aradım. Tarlaya arpa biçmeye gitmiş. Oğlunu gösterdiler, selam bıraktım.
Köylüler hastalarını getirdiler. Doktor muayene etti. Biz de biraz oturduk. Su içtik, kalktık. Kamyona bindik. Vedalaştık. 
   (Sürecek)
 
 
- EŞREF ERTEKİN'İN 
GÜNLÜKLERİNDEN SEÇMELER-
 
Çorum'da 1925'ten 1970 yılına kadar resmen kütüphane memurluğu yapmış hafız-ı kütüp 
Eşref Ertekin rahmetli büyüğümüz, yaşadığı her günün nasıl geçtiğini günlük defterine kaydetmiş. Bizlere günlük yazılarıyla dolu sayısı otuzu geçen defter bırakmıştır. Bu defterlerin sayfaları içinde kendi özel hayatına ait bilgiler yanında o günlerde Çorum'da yaşananları da kısa kısa bizlere anlatmaktadır. Eşref Ertekin'in günlükleri -bu yönüyle Çorum'dan-Çorumludan bahsettiği satırlarıyla- adeta bir "Çorum günlüğü" hüviyetini de göstermektedir.   
Eşref Ertekin'in özenle sakladığı bu defterleri, manevi oğlu Bülhan Ertekin Bey bana lütfettiler. Tamamen eski yazı ile (Osmanlıca) olan bu defterleri bugünkü Türk alfabesine çevirmeye çalışıyorum.     
(Eşref Ertekin'in Günlüklerinden Seçmeler) başlığı altında yayınlayacağım bu yazı dizisine 1927 yılına ait günlükleriyle başlayacağım. Sonra 1933-1938 yıllarına ait günlüklerinden seçmeler sunacağım.
Günlüklerin seçimi için değişik bir konuya vurgu olanlar ile Çorum'un herhangi bir hususiyetini bize öğreten veya aktaran günlükleri almaya çalıştım.  Eşref Ertekin'in defterinde ne yazılı ise aynen aldım. Dil yönünden oldukça sade bir dile sahip olan Ertekin, ilk günlüklerinde de ve ileriki yıllarda da Çorum ağzında var olan söyleyişleri yazılarında kullanmıştır. Türk Dili Cemiyeti üyesi olarak da haliyle Türkçe'ye özen göstermiştir. 
Pek çok okuyucumuz için doğal olarak Eşref Ertekin ve onun aile, arkadaş, işyeri çevresi içinde geçen isimleri tanımak mümkün değildir. Günlüklerin alt kısmında vereceğimiz açıklamalarla okuyuculara bir ölçüde de olsa daha iyi anlama imkânı sağlamış olacağız. Bizim eklemelerimiz sadece bu açıklamalar olacaktır.      
Özellikle 1938 yılında Halkevi Dil-Tarih ve Edebiyat Şubesinin Çorum çevresindeki köylere yaptıkları inceleme gezilerinin anlatıldığı sayfaları okuyucularımızla paylaşacağım.       
Okuyacağınız satırlarda, bundan 80-90 yıl öncesi yapılan çalışmaların heyecanını ve yine 80-90 yıl öncesinin Çorum'unu ve çevre köylerimizin durumunu bulacaksınız. 
Eşref Ertekin büyüğümüzü ve yazılar içinde adı geçen bütün hemşehrilerimizi rahmetle anıyorum. 
 
 
 
A. Ozulu