KOALİSYON

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

7 Haziran seçim sonuçlarının zorunlu kıldığı koalisyon tartışmaları olanca hararetiyle sürüyor. Seçimin tekrarı daha büyük bir olasılık olarak görünse de partiler sorumluluktan kaçıyor görüntüsü vermemek ve muhtemel bir tekrar seçim için meydanlara indiğinde, "ben elimden geleni yaptım ama olmadı işte ey millet" diyebilmek için hükümet arayışlarında samimi görünmeye çalışıyorlar.  
Bu konuda asıl sorumluluk seçimlerden birinci parti olarak çıkan ve Cumhurbaşkanı tarafından hükümeti kurmakla görevlendirilen Ak Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'nda olduğu için en fazla gayreti de o gösteriyor ve eğer erken seçim veya tekrar seçim kararı alınırsa hükümet kurulamamasının sorumlusu olmamak için büyük çaba sarf ediyor. 
CHP ise Ak Parti'siz bir hükümet kurabilmek için öylesine kararlı idi ki, Devlet Bahçeli'nin hakarete varan onca ağır sözlerine rağmen son ana kadar ve hatta bugün bile ümidini kesmiş değil. Başbakan Davutoğlu'nun hükümeti kuramayarak görevin kendisine verilmesi durumunda acaba MHP'yi razı edebilir miyim diye düşündüğünden olsa gerek ki, Yusuf Halaçoğlu'nun o dinsiz parti sözünü bile pek fazla sorun yapmadı. 
Aslında hemşerimiz İhsan Özkes ve Mehmet Bekaroğlu gibi bir iki kişi dışında hiçbir CHP'li Halaçoğlu'nun sözlerini sorun yapmadı, yalancıktan biraz kızmış gibi göründüler o kadar. Netice de CHP ideolojisinde dindar olmaktan çok daha kötü bir şey değil dinsiz olmak. O yüzden muhtemel partnerlerine karşı böyle önemsiz bir olaydan dolayı tüm köprüleri atacak bir tepki göstermek yerine özgürlükçü ayaklarına yatarak olayı geçiştirdiler. Ama o sözleri kazara bir Ak Partili söylemiş olsaydı da görseydi dünya, tepki nasıl oluyormuş.  
MHP, seçimin ilk akşamında hükümette yer almak istemediğini ilan ederek ana muhalefet görevine talip olduğunu söylese de, bunun kendisini tümüyle sorumluluktan kurtarmayacağını biliyor. Zaten yaptığı çelişkili açıklamalar da bu konuda çok rahat olmadığının ifadesi. Bir gün "memleketi namerde muhtaç etmeyiz" diyerek millete çok büyük lütufta bulunurken, ertesi gün koalisyon için Cumhurbaşkanının Çankaya'ya dönmesi şartını koşarak, gerçekte "Ak Parti ile asla" demektedir. Bir parti hükümet olmaktan niye bu kadar köşe bucak kaçar, anlamak zor doğrusu. 
İçlerinde en rahat olanı ise artık bir Kürt CHP'si diyebileceğimiz HDP. Tayyip Erdoğan'dan nefret eden tüm iç ve dış odakların umudu olan bu parti, kendisini destekleyenlerin bile beklemediği ölçüde bir başarı elde ederek Ak Parti'nin on yıl daha süreceği zannedilen iktidarına son verdi. Bu sayede yüz yıllık kazanımlarının heba olduğunu düşünerek büyük bir endişe içinde olan tüm batılı ve batıcı çevrelerin takdirini kazandı. Ardından da hiç vakit geçirmeden, nasıl Tayyip Erdoğan'ı başkan yaptırmadıysa Ak Parti ile hiçbir şart altında koalisyon kurmayarak Davutoğlu'nu da başbakan yaptırmayacağını deklare etti ve aynı çevrelerin bu defa hayranlığını kazandı. 
Seçimin hemen ertesinde içinde Ak Parti'nin olmadığı bir hükümet kurmayı garanti gibi görerek bu yönde açıklamalar yapılırken, bütün hesapları alt süt eden MHP oldu. Devlet Bahçeli, HDP'nin içinde, hatta kenarında kıyısında olacağı hiçbir oluşumda yer almayacakları gibi HDP'nin desteği ile kurulacak bir hükümette de olmayacaklarını kesin bir dille ifade ederek adeta hayal kırıklığı yarattı. Bu yüzden Devlet Bahçeli, verdiği bir sözden dönmüş gibi ihanetle suçlanarak bazı gazeteci maskeli tetikçiler tarafından yaylım ateşine tutuldu. 
Seçimlerden önce HDP'liler ise Bahçeli'nin kendileri için sarf ettiği yenilir yutulur cinsten olmayan sözlere rağmen MHP'ye öylesine anlayışlı davranıyorlar ki, şöyle birazcık yüz bulsalar, kucağına atlayacaklar. Çözüm sürecini başarabilmek uğruna seçim kaybetmeyi bile göze alan Ak Parti'den bu kadar nefret ederlerken, çözüm sürecini ihanet süreci olarak gören MHP'ye bu muhabbetleri nereden geliyor, şaşmamak elde değil.   
Halbuki seçim öncesi tüm hesaplar, CHP ile MHP'nin kuracağı, HDP'nin dışarıdan destekleyeceği bir hükümet içindi. Doğan medyası, paralel örgüt, beyaz Türkler, beyazlaşmış Kürtler, sermaye çevreleri, rezidans solcuları, eski Türkiye özlemcisi tüm iç ve dış çevreler ne hayaller kurmuşlardı bunun için. Ama olmadı ve galiba olmayacak. Şimdi işi bu noktaya kadar getirmişken yeni bir seçimle tüm emekler ziyan olmasın diye AK Parti-CHP koalisyonunun zemini oluşturmaya çalışılıyorlar. Peki, bu mümkün mü?
CHP ile bir koalisyon kurmak, son yıllarda Türkiye'yi kendisine kafa tutan ülke olarak gören ABD ve İsrail başta olmak üzere, dünyanın tüm şer odaklarının, Yeni Osmanlı korkusu yayarak bölgede yer edinmeye çalışan İran'ın, Sisi'nin, Esed'in, dolayısı ile Rusya'nın ve onların içerideki tüm uzantılarının desteğini arkasına almış bir CHP tarafından kelepçelenmek demek olduğunu Ak Parti çok iyi biliyor olmalı.  On üç yılda adeta iğneyle kuyu kazarak bugünlere gelenler, bu parti ile kurulacak bir hükümetin sadece Türkiye için değil, tüm bölgenin mazlumlarına yapılacak bir kötülük olduğunu da bilmeliler. 
Çünkü CHP zihniyeti kesinlikle bu topraklara ait değildir. Kendisini devlet kuran parti olarak nitelendirmeyi çok seven CHP, gerçekte galiplerin dayattığı şartları millete kabul ettirmesi karşılığında bu toprakları yönetme yetkisi verilen bir taşeron partidir. 1950'ye kadar da bu görevi hakkıyla yerine getirmiş, iktidarı kaybettiği daha sonraki yıllarda ise bürokrasideki kadroları eliyle bu misyonunu sürdürmüştür. O yüzden bütün darbelerde ve darbe planlarında bu zihniyetin parmağı vardır. 
Ak Parti'nin ancak 2007 sonrasında atmaya cesaret edebildiği adımlar, ancak bu tarihten sonra bürokratik vesayeti kırabildiği için attığı adımlardır. CHP'nin seçim meydanlarında sıkça dillendirdiği ve iktidar olurlarsa restorasyon dönemi başlatacaklarından kastettiği şey, Ak Parti tarafından tasfiye edilen bürokratik oligarşinin vesayet düzenini geri getirmektir. Çünkü 1950'den sonra millet adına atılan her adım, CHP tarafından cumhuriyete ihanet gibi görülmüş ve karşı devrim olarak nitelemiştir. 
Şüphesiz bu sözlerimi abartılı ve sert bulanlar çıkacaktır ama bundan yaklaşık bir ay önce bağlantı yollarına ilişkin verilen bir mahkeme kararını gerekçe göstererek, yüzde yetmişi tamamlanmış olan Yavuz Sultan Selim Köprüsünün artık yapılamayacağını, köprünün üç yüz küsur metrelik ayaklarını ise yıkmayabileceklerini, anıt olarak kalabileceğini bir basın açıklaması ile duyurabilen bir zihniyet için bunlar az bile.