İRAN ve VİRAN

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

1979 yılında milyonluk halk kitlelerinin iki yıl süren ayaklanması sonucu ABD'nin bölgedeki en güvenilir adamı olan Şah M. Rıza Pehlevi, otuz yıldır yönettiği İran'ı terk ederken, dünyanın dördüncü büyük askeri gücü olarak anılan Şah'ın ordusu ise sıkılmış yumruklarından başka ellerinde hiçbir silah olmayan halka teslim olmak zorunda kalmıştı. 
Artık akıl ve bilim çağında yaşadığımız, o yüzden de dinlerin miadını doldurduğu  zannedilen bir dönemde seksenlik sarıklı, cübbeli bir mollanın kitleleri sokağa dökerek, başta ABD olmak üzere tüm batılı güçlere meydan okuması dünyada büyük bir şaşkınlığa yol açarken, o yıllarda üniversite öğrencisi olan bizim kuşağın düşünce dünyasında tam bir devrime neden oldu. 
Başta Ali Şeriati ve Mutaharri olmak üzere İranlı düşünürlerin Türkçeye çevrilen kitaplarını okumaya koyulduğumuzda İslam artık bizim için mezheplerin içine sıkıştırılmış dar bir inanç manzumesi olmaktan çıkmış, evrensel bir ufukla tüm inananları kucaklayan, sömürüye, kapitalist ve sosyalist emperyalizme başkaldıran bir mücadele, bir direniş ideolojisi olmuştu. 
Bu düşüncelerle İran Devrimini yıllarca ölümüne savunduk, bu uğurda en yakınlarımızla karşı karşıya geldik, devrime muhalefet edenleri ise neredeyse düşman bildik. Çünkü o günlerde İran düşmanlığı yapanlar bilerek veya bilmeyerek batılı emperyalizmin sözcülüğünü yapıyor ama bunu da sünniliğin tarih boyu şii-aleviliğe karşı yürüttüğü mücadelenin devamı gibi gösteriyorlardı.  
Bizse bunlara hiçbir şekilde değer vermiyor, her akşam Tahran radyosunun Türkçe yayınlarını dinliyor, oradan öğrendiğimiz marşlar eşliğinde devrim hayalleri kuruyorduk. Bizim derdimiz yüzyıl önce yitirilen ümmetin birliğini yeniden kurmak, İslam kardeşliğini tesis etmekti. Ne Alevilik ne Sünnilik, hiçbir şekilde umurumuzda bile değildi. Milyonları meydanlarda adeta deniz gibi dalgalandıran İran devriminin karizmatik önderi İmam Humeyni de her fırsatta bunu dile getiriyor, İran halkına sürekli "sünni kardeşlerinizle bir olun, birlik olun" diyor, hacca giden İranlılara "namazlarda ayrı cemaat olmayın, sünni kardeşlerinize tabi olun, namazları birlikte kılın" tavsiyesinde bulunuyordu. Biz buna yürekten inanıyorduk, çünkü inanmak istiyorduk. Zira bu mezhep ayrılığı devam ettikçe müslümanların bu utanç verici kölelikten, batının sömürüsünden kurtulabilmesinin imkansız olduğunu çok iyi biliyorduk. 
Bu durum ne zamana kadar devam etti. İran-Irak savaşının, İran'ın ateşkesi kabul etmesi sonucu aniden sona ermesiyle sekiz yıllık savaş boyunca batılıların tırnağına kadar silahlandırdıkları Saddam'ın tehlikeli olacağını düşünerek Kuveyt'i işgal tuzağına düşürüp, ardından da ABD ve müttefikleri tarafından tırnakları sökülürken, İran bunu kimin ne için yaptığına bakmayarak bundan faydalanmaya kalktığında ilk kırılmayı o zaman yaşadık. Fakat İranlı siyasetçiler ve devrimin öncüleri arasında bile tartışmalara yol açan bu durum üzerinde onlar da çok durmadı biz de. Çünkü Saddam, İran halkına sekiz yıl boyunca çok acı çektirmiş, başlattığı savaşla adeta devrimi bloke etmiş, yayılmasının önüne geçmişti.  
Savaştan sonra kendi iç sorunlarına dönen İran'dan çok iyi haberler gelmiyordu. Devrimin ilk yıllarının heyecanıyla İran'a yerleşmeyi bile düşünerek oraya giden arkadaşlar büyük hayal kırıklığı içinde döndüklerinde anlattıklarına biz uzun süre inanmadık. Ehli Beyt konusundaki abartılı yüceltmeler, sahabe hakkındaki ölçüsüz ve saygısız tutum, imamet ve masumiyet inancı, türbelere tapınırcasına gösterilen ilgi gibi bildiğimiz şii inanç ilkelerini hiçbir esneklik göstermeksizin aynen korumaya çalışmaları, devrimin ilk yıllarında oluşan mezhepler arası ihtilafların ortadan kalkabileceği, ümmet birliğinin sağlanabileceği ümitlerimizi günden güne azalttı. 
İki binli yıllara geldiğimizde ise ABD'nin Irak'a fiilen girerek Saddam'ı devirdikten sonra saplandığı bataktan çıkabilmek için neredeyse bu ülkeyi İran'a teslim etmesiyle mezhepçi yüzü daha bir açığa çıkarak İslam Devrimi idealinin şii yayılmacılığına dönüştüğünü gördüğümüzde bu ümitlerimiz hepten eridi.
Hele de Arap baharının Suriye sınırlarına dayanıp Beşşar Esed rejimini tehdit etmeye başlamasıyla salt mezhepsel yakınlıktan dolayı katil Baasçı çetelerle birlikte yüz binlerin katledilmesine bilfiil katılan İran, devrim öncesinin şii ve acem köklerine rücu ederek, devrime de, kendisine bel bağlayan müslümanlara da ihanet eden bir noktaya savruldu.
Bugün İran, batılılar tarafından Müslümanlar arası ihtilafı körüklemek için en elverişli araç olarak görülmekte ve yaptığı her türlü taşkınlık başta ABD olmak üzere tüm batılı emperyalistler tarafından büyük bir hoşgörüyle karşılanmaktadır. Bundan da cesaret alarak şii nüfusun yoğun olduğu Irak, Lübnan ve iç savaşına doğrudan müdahil olduğu Suriye üzerinde kurduğu etkinlikten sonra "imparatorluklarının merkezinin Bağdat olduğu" yönünde şımarık açıklamalar yapmaya başlamış, ardından buna Yemen'i de katarak oluşturdukları şii hilalini dolunaya çevirme rüyaları görmeye başlamıştır. 
Ancak Yemen üzerinde oynadığı oyun tüm bölge ülkeleri için neredeyse bardağı taşıran son damla olmuş, birbiriyle kavgalı bir çok ülke İran karşısında bir araya gelme ihtiyacı hissetmiştir. İyi mi olmuştur? Elbette ki hayır. Emperyalist işgal nedeniyle yüz elli yıldır kan ve gözyaşının dinmediği bu topraklarda bir de Müslümanların birbirlerinin kanını dökmeleri felaketin doruk noktasıdır. 
Ama rabbimizin dediği gibi belki bu şerden bir hayır da çıkabilir. Zira biliyoruz ki, İranlı birçok siyasetçi ve ulemadan bir kesim bu gidişatı tasvip etmiyorlar. Lakin böyle zafer sarhoşluğunun baş döndürdüğü zamanlarda gerçeği dile getirenlere kolayca hain damgası vurulabildiği için bunu yapabilmek zorluğundan olsa gerek şimdilik susmayı yeğliyorlar. Bu kör mezhepçiliğin Yemen duvarına toslamış olması dileyelim ki muhalif seslerin yükselmesine vesile olsun da İslam dünyası daha fazla viran olmasın.