28 Şubat darbesinin üzerinde durulmalı

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Bundan tam 18 yıl önce bugün ülkemizin darbeler tarihinin en son darbesi yaşandı. Daha doğrusu sonuncusu olmasını dilediğimiz darbeydi bu. Zira darbeci zihniyet hiçbir şekilde bu düşüncesinden vazgeçmiş değil.  O günden sonra da defalarca darbe girişiminde bulunulduğunu, planlar yapıldığını ama başarılamadığını yakinen biliyoruz. 27 Nisan 2007'deki 'e muhtıra' esasen tam bir darbe teşebbüsü idi ancak siyasi iktidarın rest çekmesi nedeniyle yarım kalmış bir girişimdi. 
28 Şubat darbesinin üzerinde durulması gereken iki yönü vardır. İlki bu darbeyi yapanların yargılandığı davalar, ikincisi ise 28 Şubat'ın oluşturduğu mağduriyetlerle 28 Şubat  yargısının mahkum ederek cezaevlerine doldurduğu yüzlerce, binlerce kişinin ve ailelerinin unutulan, göz ardı edilen acı dolu hayatlarıdır. 
Bugün 28 Şubat'ın bütün izleri silinmiştir diyenlere "keşke öyle olsaydı" demek durumundayız. Zira eğer darbenin tüm izleri silinmiştir dersek, 17 gün boyunca işkence edilerek imzalatılan sözde itiraflarına dayanılarak 20 yıldır cezaevinde tutulan Fikri Boylu'nun 19 yaşındaki felçli çocuğu Yahya'ya verecek bir cevap bulmalıyız. 14 yaşında tutuklanıp idamla yargılanarak 9 yıl yattıktan sonra 23 yaşında cezaevinden çıkan, daha sonra Yargıtay tarafından onanan cezasının geri kalanını çekmek üzere bundan bir ay önce tekrar cezaevine gönderilen Yakup Köse'nin küçük çocuklarına diyecek hiçbir sözümüz olmaz. 
Elbette darbenin izlerinin silinmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Darbecilerin bir kısmının yargı önüne çıkartılmış olması, hesap veriyor olmaları bile çok önemli bir başarıdır. Ancak davalar, yargılama safahatları biraz da bizim, yani kamuoyunun ilgisizliği nedeniyle hiç de olması gerektiği gibi gitmiyor. Sincan'da tankları yürüterek, milletvekillerine baskı, şantaj yaparak dönemin seçilmiş meşru hükümeti olan Refah Yol koalisyonunu düşüren darbecilerden hiçbiri, ne asker ne de sivil ayağı şu anda tutuklu değil. 
Millete bunca acıyı yaşatan, on binlerce kız öğrencinin okullarından, binlerce çalışanın işlerinden atılmalarına sebep olanlar, büyük yolsuzluklar yaparak milletin servetini yağmalayan,  bankaların içini boşaltarak milyarlarca liranın uçup gitmesine neden olarak  ülkeyi onlarca yıl geriye götüren sürecin tüm failleri, bugün ellerini kollarını sallayarak dışarıda dolaşıyorlar. Ankara 5. Ağır Ceza mahkemesinde devam eden 28 şubat davasında sanık ve avukatları son derece pervasız bir şekilde davranıyor, şikayetçi ve mağdurlarla alay edebiliyor, hatta tehdide varan sözler sarf etmeye devam ediyorlar. 
Ne yazık ki kamuoyu bu davalara yeterince sahip çıkmıyor, mağdurlara destek vermiyor. "Allah'ından bulsunlar" diyerek sorumluluk almaktan kaçınıyorlar. Milletin emanetini darbecilere teslim etmek zorunda kalan dönemin siyasileri bile bugün çeşitli bahanelerle şikayetçi olmadıklarını söyleyebiliyor. Kimisi kendisi mağdur olmadığını, o yüzden şikayetçi olmayacağını söylerken, kimisi ise aynı gün içinde birkaç kez fikir değiştirerek komik durumlara düşüyor ve davayı da sulandırdığını bile fark etmiyor. 
Peki bizim derdimiz ne? İntikam peşinde miyiz? Hayır, biz adalet istiyoruz. Tek dileğimiz adaletin yerini bulması. Suç varsa ceza olmalı, eğer affedilecekse buna hakkı olanlar, yani mağdurlar bunu yapmalıdır. Ama en azından suçun işlendiği kabul edilmeli, suçlular bunu itiraf etmeli, mağdurlardan özür dilemelidirler. Bu yapılmadığı ve işleyenlerin yanına kaldığı sürece suçun tekrar edeceği unutulmamalıdır. Bugüne kadar darbeciler cezalandırılmadığı için hala darbe hevesinden vazgeçmedikleri iyi bilinmelidir. 
Kaldı ki darbenin askeri ayağı en azından yargı karşısına çıkartılmış olsa bile bu darbe, darbecilerin de itiraf ettiği gibi normal bir darbe olmayıp, postmodern bir darbe idi. Başta 5'li çete adı verilen sendikasından, işveren kuruluşuna, sanayicisinden esnaf odası temsilcilerine kadar apoletli birçok sivilin içinde yer aldığı siyasi ayağı, medya, finans, üniversite,  yargı gibi bir çok ayakları olan bir darbe idi. Bunların hiçbirisi soruşturulmamış, hesaba çekilememişlerdir.  O günlerde gazetelerin nasıl manşetlerle çıktığını yaşı yeten herkes hatırlar. Ya uy ya çekil, Yargıtay Kapatırım dedi, ateşle oynuyorlar, Rektörler uyardı, GK Gerekirse silah bile kullanırız, Paşa paşa imzaladı,  Ordudan son uyarı gibi manşetlerle, darbenin zemini hazırlanmış, Fadime Şahin, Ali Kalkancı haberleri ile dindar kesim psikolojik baskı altına alarak sindirilmiş, bol çarşaflı, sarıklı resimlerle, haberlerle toplum ajite edilerek darbenin zemini hazırlanmıştır. 
Hemen akabinde kurulan Mesut Yılmaz hükümeti ile kesintisiz 8 yıllık eğitime geçilerek İHL'lerin ilk bölümü kapatılmış,  katsayı adaletsizliği ile meslek liselerinin kapısına adeta kilit vurulmuş, Kuran Kursları için 15 yaş zorunluluğu konulmuş, başörtülü öğrenciler ikna odalarında bunalıma itilmiş, ikna edilemeyenler okullardan kovulmuş,  başörtülü memurlar görevlerinden atılmış,  bunlardan binlercesi aileleri ile karşı karşıya getirilmiş, bu nedenle boşanan, dağılan ailelere, hatta intiharlara kadar varan olaylar yaşanmıştır. 
Evet, darbeciler tarafından 1000 yıl süreceği büyük bir tekebbür içinde ifade edilen 28 Şubat, on yıl bile sürmeden ipliği pazara çıkartılmıştır. Ancak bütün yaralar sarılmış, yol açtığı yıkımlar tamir edilebilmiş değildir. O günlerde 18-20 yaşında üniversitelerden kovulan kızlarımız ancak bir iki çocuk annesi oldukları 30'lu yaşlarında okullarına dönebilmişlerdir. 20'li yaşlarında memuriyetten uzaklaştırılan başörtülü memurlar-öğretmenler 40 yaşlarında, neredeyse emekliliği gelen kişilerle birlikte görevlerine dönebilmişlerdir. Darbeciler hiçbir ceza almazken mağdurların mağduriyetlerinin bir şekilde devam etmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Göreve iade edilen bu kardeşlerimizle ilgili düzenleme yapılmalı ve geriye dönük mali ve özlük hakları iade edilmelidir.           
28 Şubat'ın yol açtığı en büyük zulüm ve hukuksuzluk ise ne yazık ki hukuk alanında olmuştur. İlkokul öğrencileri gibi otobüslere bindirilip Genel kurmay karargahına götürülen ve burada brifinglendirilerek oluşturulan darbe yargısının verdiği kararlar sonucu yüzlerce hatta binlerce kişi mahkum edilmiş, cezaevlerinde çürümeye terk edilmişlerdir. Birçok yargıç kendileri dahi dönemin koşullarının olağanüstü olduğunu, verdikleri kararların pek de adil olmadığını itiraf etmişlerdir.
O halde bu dönem verilen kararlar yeniden ele alınmalı, mahkum edilenlerin yeniden yargılanmalarının yolu açılmalıdır. Yeniden yargılanma sürecinde aynen Ergenekon sanıkları gibi tüm hükümlüler serbest bırakılmalıdır. Mesela Sivas davası tam anlamıyla bir hukuk faciasıdır. Olay daha önceki yıllarda yaşansa da mahkumiyet kararlarının verildiği dönem darbe şartlarının yaşandığı dönemdir. Bu davanın ilk yargılamasında sanıklar gösteri ve yürüyüş yasağına muhalefet ve taksirle adam öldürmekten yargılanarak 10 yıl hüküm giymişlerken, daha sonra dönemin Adalet bakanının müdahalesi ile karar Yargıtay'da bozularak, "anayasal düzeni değiştirmeye kalkışmaktan" idamla yargılanmaları sağlanmış ve  sanıklar müebbet hapis cezasına çarptırılmışladır. Ceza alanların büyük çoğunluğu dindar görünümlü tipler olmaktan başka suçu olmayan, otelin yakılması ile hiçbir alakaları olmayan insanlardır. Ancak bir kesimin bu olay üzerinde kurduğu tahakküm nedeniyle farklı bir iddiayı dillendirmekten herkes korkar hale getirilmiştir.
Biz suçlular yargılanmasın demiyoruz, elbette yargılanmalı ve suçlu oldukları kesinleşirse kim olursa olsun cezasını çekmelidir. Ancak gazaba gelmiş eski yunan tanrıları gibi sırf birilerinin kabaran öfkelerini dindirmek için masum insanların kurban edilmesini şiddetle reddediyoruz. Kaldı ki bu tanrıların kana doyacağı filan da yok.  Aradan bunca yıl geçmesine ve onca insan müebbet ceza almış, hapiste çürümesine rağmen hala bu olayı dillerine dolamaktan geri durmuyor, Sivas davasının üzerinin örtüldüğünü söyleyebiliyorlar. Sivas olayını bu kadar konuşup, ondan bir hafta sonra Başbağlar köyünde katledilen 34 masum köylüyü hatırlamamak istismardır, ikiyüzlülüktür. Kimsenin canı diğerinin canından daha kıymetsiz, kimsenin ölüsü başkalarınınkinden daha az değerli değildir. 
Yine aynı dönemde Selam terör örgütü, İslami hareket, hizbüttahrir ve benzeri davalarda işkence ile alınan ifadelerin dışında hiçbir delil yokken onlarca yıla mahkum edilen bir çok kişi hala adalet beklemektedirler. Düşüncelerini ifade etmekten başka hiçbir suçu olmayan birçok kişi hayatının önemli bir kısmını yurt dışında geçirmek zorunda bırakılmışlardır. 
Bugün gazetelerinden ülkeyi yönetenlere, başbakana Cumhurbaşkanına ağız dolusu küfredenler, tehditte hakarette sınır tanımayanlar hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan özgürlüklerinin olmadığından, baskı altında olduklarından yakınabiliyorlar. Oysa 28 Şubat günlerinde gazetelere yapılan baskınları unutmadık. Y, Şafak gazetesi sahiplerinin emniyette işkenceye tabi tutuldukları, küçücük çocuklarının bile gözaltına alındıkları günlerin üzerinden bin yıl geçmedi. Yazılarından dolayı açılan tazminat davaları sonunda A. Dilipak'ın evinin ve eşyalarının haczedilmesi, 301 generalin dava açtığı Akit gazetesinin başına gelenler hep bu olağanüstü darbe yargısının marifeti idi. 
Bu zihniyet mutlaka yargılanmalı ve hak ettikleri cezaya çarptırılmalıdır. Değilse bunların özgürlükten anladığının sadece kendi özgürlükleri olduğunun en iyi delili, zaman zaman merdi Kıpti misali yaptıkları ifşaatlarıdır. Öfkeden kendilerini tutamayıp ağızlarından kaçırıyor ve seçimi kazandıkları günün akşamında gazetelere el koyacaklarını söyleyebiliyorlar. Bu söyledikleri ağızlarından taşan kısmı, içlerindekinin büyüklüğünü ise Allah bilir. Yapmazlar diyemiyoruz, geçmişte bunların ağababaları da yapmıştı çünkü. Ellerine imkan geçse bir dakika bile duraksamazlar, ama Allah'in izniyle böyle bir güce hiçbir zaman sahip olamayacaklardır.  
Ezcümle İslami örgüt suçlamasıyla açılmış pek çok davada verilmiş kararlar nedeniyle yıllardır cezaevinde tutulan ve aynı şekilde bu davalarda isimleri geçtiği için ülke dışında yaşamaya mecbur tutulan pek çok kişinin 28 Şubat darbe hukukunun mağdurları oldukları bugün açıkça ortaya çıkmıştır. Yeniden yargılanma hakkı tanınarak tahliye edilen S. Mirzabeyoğlu ve C.başkanının girişimleri sonucu tutuklanmama garantisi verilerek 35 yıl sonra ülkesine dönebilen S. Eş gibi bir iki olayın dışında mağduriyetleri sona erdirme adına somut bir adım atılmamıştır.  
28 Şubat sürecinde hukuk dışı yöntemlerle haklarında açılmış soruşturma ve yargılamalar neticesinde mağduriyetleri hala sürmekte olan kişilerle ilgili olarak acilen yeniden yargılanma yolunun açılmasını istiyoruz. Bu sürecin daha fazla haksızlık ve zulme sebep olmaması için de 28 Şubat darbe süreci mağdurlarının acilen tahliye edilmelerinin de hukuk ve adaletin bir gereği olduğunu önemle belirtiyoruz.