Sadece can gelmiyor boğazdan

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Hicri Yılbaşı’nın olduğu 25 Ekim 2014’de Deniz Feneri Çorum Şubesi’nin organize ettiği kahvaltıya iştirak ettik.
Kahvaltı günü müstesna olduğu gibi organize edenler de, katılanlar da müstesna idi. Katılımcı sayısı beklenildiği gibi değildi sanki. Davet edenler ellerinden geleni yapmışlar gerisi icabet etmeyenlerin sorunu. Denilir ya; teklif var, ısrar yok.
İlimize gelen Deniz Feneri’nin ilgili ve yetkili zevatı bilgilendirmede bulundular.
Yaptıkları çalışmaları, yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerini anlattılar.
Yapılan bağışların kuruşuna kadar belgeli olarak nasıl değerlendirildiğini vurguladılar kem gözlere ve sözlülere inat.
Özellikle yurt dışında ulaşabildikleri ülkelerin şehirlerinde açtıkları su kuyularından, inşa ettikleri sağlık ocaklarından, kurban eti kesim ve dağıtımlarından söz ettiler.
Hıristiyan misyonerlerinin kol gezdiği Afrika ve geri kalmış ya da İslam’a yabancı bazı ülkelerde insanların üç-beş kuruşa nasıl kandırıldıklarını üzülerek onlardan dinledik.
Ellerine tutuşturulan elma şekerleriyle kandırılan çocukların zihinleri misyonerler tarafından alt-üst ediliyormuş.
Bir gün Müslüman bir ailenin çocuğu duyduklarından etkilenerek koşa koşa eve gelip anne-babasına çıkışıyor: “Allah birdir dediniz hep ama Allah’ın oğlu da varmış.” 
Deniz Feneri İletişim Koordinatörü hemşehrimiz Recep Koçak, meşhur “su uyur düşman uyumaz” atasözünü hatırlatarak buradaki “su” kelimesinin Farsçada “asker” anlamına geldiğini ve “asker bile uyur ama düşmanın uyumayacağını bilmemiz lazım” şeklinde yorumladı.
Uyumayan düşmanın gerek Müslümanları gerekse Müslüman adaylarını ekmek ile din arasında tercihe zorladıkları gözlemlerini de bizimle paylaşırken çok üzülmüştüm.
Yokluk ve kıtlıkları görmüş bir dinin müntesipleriyiz. Hz. Peygamber ve ashabına Mekke’de ambargo uygulandığında, Hicretle birlikte malını, mülkünü, evini, barkını bırakıp gelen muhacirin hali, savaşlarda -mesela Hendek- hendek kazılırken başta Efendimiz olmak üzere açlıktan karınlarına taş bağlamaları..
Aynı zamanda yokluk ve kıtlıkları bilen bir milletiz. Çok uzak değil 1940’lı yıllar. Af buyurun atların yeyip dışkısıyla dışarı attığı arpaları temizleyip un yaparak çorbasını içen, otla beslenen ve daha nice mahrumiyetler yaşamış dedelerin torunlarıyız.
1950’den sonra Amerika yardımları geldi, okullarda süttozu sütü dağıtılıyordu..
Köy çocuğu okulda ineklerinin, koyun ve keçilerinin değil ABD’nin süttozunu içiyordu akıl alır gibi değil... Düşünebiliyor musunuz? 1970’de süttozunu içtiğimi, gönderilen beyaz unun ekmeğini okulda yediğimizi hatırlıyorum.
İstisnalar hariç biz dinimizi satmadık bir bardak süte..
Ancak dünyanın pek çok ülkesinde mahrumiyetin bellerini büktüğü insanlar bu çağda ne yazık ki zor durumdalar..
Beyaz adamlar devredeler..
Onlar yüzünden öyle bir noktaya geliyorlarmış ki yiyecek bir şey bulamayanlar dinlerini yemeye başlıyorlarmış.
Hani Hz. Ömer cahiliye döneminde seferde iken acıktıklarında yanlarında götürdükleri helvadan putu yediklerini anlatır ya.
Malum Hz. Ali “insan, ihsanın kölesidir” der.
Zekatın verildiği yerlerden birisin de müellefe-i kulup olduğunu unutmayalım.
İnsanoğlu malı canının yongası bilir varken. Yokken ise ne pahasına olursa olsun hemen ona meylediverir
Anlayacağınız sadece can boğazdan gelmiyor...
Din de boğazdan din de..
Meşreb de..
Mezhep de..
Anarşi de...
Terör de..
Siz Doğu ve Güneydoğuda taş atan, Molotof kokteyl fırlatan, yakıp yıkanların bunları babalarının hayrına, gerçekten davaları uğruna mı yapıyorlar sanıyorsunuz?
Güldürmeyin lütfen..
Ceplerine atılan, boğazlarından akıtılan, midelerine indirilen, içirilip kafaları bulandırılanlar uğruna...