Hayat hepimiz için

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

(Bu öykümü Çorum Altı Nokta Körler Derneği’nde tanıdığım sevgili Fazlı Koçak’ın şahsında, tüm görme  engellilere ithaf ediyorum. A. Ozulu)
Görünmez bir el, her yöne, her yere, her şeye ince, siyah bir tül çekiyor. Etrafımdakilere gösteriyorum... Biz görmüyoruz diyorlar. Tül kalınlaşıyor, renk koyulaşıyor... Kimsenin umurunda değil. Ama benim için bu, bir kâbus oluyor. Sonunda gözlerimin önünden küçük cisimler kayboldu, renkler birbirine karıştı... Bir tek renk kaldı, siyah...
Doktorlar “ yapılacak bir şey kalmadığını” kabullendiler.  İsyanlar içinde olsam da artık görmez olduğumu anlıyorum. Görmezliği kabulleniyor muyum, hayır.
Düne kadar güneş her sabah ışığıyla dünyayı aydınlatıyordu. O aydınlığı artık ben kaybettim. Eşyayı boyutlandıran, cisimleri renklendiren ışık benim için yok artık.
Ortaokul ikinci sınıfta idim...
Evimiz karanlık bir kafese dönmüştü. Evimizin içinde ben, karanlıkların hem tutsağı, hem de bekçisi olmuştum.
Ses, düne kadar sıradan bir kelime idi. Şimdi beni kuşatan karanlığın penceresi oluyor. Varlığımı sesimle duyuruyor, varlıkları sesleriyle fark ediyorum. Sanki yeni bir dünya keşfediyorum. Sesler dünyası.
Annemin, babamın, kardeşlerimin sesleri... Radyonun sesi. Rüzgârların, yağmurun, otomobillerin sesleri. Uzaklardan gelen gürültüler.
Yakınlardan gelen kedi, köpek, horoz, tavuk ve kuşların sesleri...
Bir ses duymak, bir görüntüye denk.  Anlamak için yorumlamaya ihtiyaç duyulsa da her ses bir kare fotoğraf. Duyulan her sesi tanımak zaman istiyor. Ne kadar çeşitli ses varmış dünyada. Görmeyen için, bütün sesler değerlendirmeye tabi tutulması gereken anlamlı anlamsız birer mesaj olup çıkıyor.
Ses dünyama babamın eğlensin, oyalansın diye alıp getirdiği sazın sesi girdi. Komşumuz olan bir ağabey bana saz dersleri veriyor. Sazdan çıkan seslerin ahenge dönüştüğünü hissetmek hoşuma gidiyor.
Başaracağım bu işi herhalde. Sabırla çalışıyorum. Önceleri birilerinin başını ağrıtsam da.. Sonra kimselerin olmadığı baş ağrıtmayacağım yerlerde çalıyorum sazımı. Sazla söyleşmek... Saatler süren bir meşgale. Olsun. Karanlıklar dünyasında saatler uzun...
Karanlık dünyamda iki boyut var. Biri seslilik diğeri sessizlik.
Sessizlik boyutu uçsuz bucaksız sınırlara sahip.  Bu uçsuz bucaksız sessizlik sahillerinde kahroluyorum, kayboluyorum. Acılarımı, ağıtlarımı saklıyorum okyanusların karanlıklarına...
Saz, hem oyuncağım, hem arkadaşım. Öyle bir zaman geldi ki, çevremden “ bize biraz saz çal” istekleri başladı.
Sesin ne olduğunu, görüp-duyanlar hiç bir zaman bir görmezin duyduğu kadar tahlil edemezler. İnsan seslerindeki ses perdeleri neler ifade eder neler. Samimiyeti, sahtekârlığı, usancı, coşkuyu, sevgiyi, şefkati, acımayı, alayı, önemsemeyi veya baştan savmayı sesler anlatıyor bana. Seslerin içinde gizli, cam kırıkları, saçma taneleri, hatta hardal zehirleri... Çöl sıcağında bir bardak soğuk su gibi sesler... gönül ferahlatan ışık gibi sesler...
Velhasıl bir görmezin algı dünyasının en hassas laboratuarı seslerden kurulu. Bu laboratuar bütün donanımıyla gelişiyor beynimde.
Kendimle konuşuyorum, her sessizlikte. Beynim bir yakın dost oluyor.
Yalnızlığın sıkıntı duvarlarını kendi kendimle yaptığım iç konuşmalarımla bozuyorum. Düşünme veya tefekkür dedikleri insana has zengin hazineyi daha önce ne kadar az tanıyormuşum. Düşündükçe bu hazinenin genişliğini, derinliğini fark ediyorum. Bazen düşüncelerin dar yollarında, bazen geniş meydanlarında dolaşıyor, bazen de çıkmaz sokaklarında çıkış yolları arıyorum. Beynimle kurduğum dostluk; bir mutluluk iklimi olduğu kadar, acımasız bir soğuk veya keskin bir hançer olup yüreğime saplanıyor. Yaşama sevincini yitirme diyen beynim, sen bir körsün kabullen, demekten de çekinmiyor.
Düşünceler su damlaları gibi, birbirine eklenerek büyüyor, dereler ırmaklara ırmaklar denizlere ulaşıyor. Deniz bir çokluk. Deniz bir genişlik, deniz bir derinlik. Deniz bir temizlik.
Deniz, rüzgârların nefesiyle dalgalanıyor ve içindeki safrayı sahillere, alın işte kiriniz, çöpünüz diye geri atıyor. Tefekkür de beyin denizinde akıl fırtınası. Bu fırtına içinde boğulmadan, batıp yitmeden yaşamak lazım. Lakin karanlıklar dünyasının da depremleri, tsunamileri var...
Bunun sonu ne olacak sorusu, yıkımlarına güç yetmez bir deprem ve bütün direnç noktalarını aşan felaket tsunamisi olup kahrediyor.
Kafamı kapılara çarpmaktan, çukurlara düşmekten, yanlış yerden yürümekten, gülünç olmaktan korkuyorum. “Vah yazık” sesleri iki kelime değil, bana sıkılan iki kurşun oluyor. Acınmaktan nefret ediyorum.
Hor-hakir görülmekten korkuyorum. Aşağılanırım diye korkuyorum.
Ölümden korkuyorum. Yalnız başıma kalmaktan korkuyorum. Hastalanmaktan korkuyorum... İhtiyarlamaktan korkuyorum. Evlenememek ve çoluk çocuk sahibi olamamaktan korkuyorum. Bir ailenin geçimini ne ile sağlayacağımı bilememekten korkuyorum. Bir sanat, bir meslek bir iş sahibi olamayışın önüme getireceği dağ dağ sıkıntılardan korkuyorum.
Anne baba şefkati ve koruyuculuğu zaman içinde engelli beyninde türlü anlamlar kazanıyor. Sevinç oluyor, haz oluyor. Öyle bir an geliyor ki, karşılık verilemeyen bir borçluluk elemine dönüşüyor. Üretememek ve hep tüketici konumunda kalmak, acı veren ağır bir yük olup insanı eziyor...
Bağımlı yaşamak bir tür esaret. Üreten insan daha özgür. Üreterek yaşamak daha hoş. Başkasına muhtaç olmak yaşamın tadının yarım kalmasına yol açıyor. Bağımlılıktan kurtulmak lazım. Karanlıkların etrafıma çektiği duvarları delmem, engelleri yıkmam lazım. Bana kafes olan evden dışarı çıkmam lazım. Hayata katılmam, insanların içine karışmam lazım. Korkularımı atmam lazım. Kazanmam lazım. Kendi kendime yetmem lazım.
İnsanlar iki yoldan geçimlerini temin ediyorlar. Ya bilgileriyle, ya da fiziki güçleriyle. Ya akıl ya pazu gücü veya bilgi-hüner-sanat.
Bunlardan birine ulaşabilmek için ya okul ya usta tezgâhından geçeceksiniz. Okul yaşını gerilerde bırakalı yıllar oldu. Yaşıtlarım şimdi birer iş ve meslek sahipleri.
Karar veriyorum. Ankara’ya Sosyal Hizmetler Saray Rehabilitasyon Merkezine gideceğim. Bütün korkularımı yanımda götürsem de bunu yapacağım. Okumak, öğrenmek içimde yarım kalmış bir güzel rüya. O rüyaya bir başka şekilde devam etmek. Evden çıkıyorum. Bu benim özgürlüğe ilk kanat açışım. Her yönden kuş sesleri duyuyorum.
Kuşların kanat sesleri içimi gıdıklıyor. İstediği yere yalnız başına uçarak gidebilmek... Kuş sesleri bana bir özgürlük şarkısı söylüyor.
Kanat sesleri özgürlüğün bayrağının dalgalanışı.
Ve beyaz bastonla tanışıyorum...
Beyaz baston ne hünerler varmış sende. Kılavuzum, gözüm. Kalabalıklar içinde rehberim, karanlıklar içinde fenerim. “Hey ben de varım!” diyen beyaz seslenişim.
Rehabilitasyon merkezi bana körler alfabesini ve çeşitli konulara ait bilgiler öğretmekle kalmadı. Nasıl yaşayacağımızı, nasıl davranışlar sergileyeceğimi, geleceği nasıl kurgulayabileceğimin sırlarını da öğretti. Kendi kendime engel olmamayı, yaşama hakkımı kısıtlamamayı öğretti. Kendi kendimle olan dostluğumu pekiştirdi. Bütün insanların en doğal hakkının yaşama hakkı olduğunu öğrenmek ve bu hakkı hiç kimsenin engelleyemeyeceğini bilmek, o sevgili dostum beynimde ufuklar açtı. Karanlıkların kafamda ördüğü beni hapseden kafesi parçaladı.
Görmüyor olabilirim. Fakat duyuyor ve olanların farkındayım.
Varlığımın bir anlamı olduğunun bilincindeyim. Benim gibi olan engelli kardeşlerime sesleniyorum:
Altı Nokta Görme Engelliler Derneği sizin güç alacağınız ve katılımınızla güç vereceğiniz bir mücadele ve paylaşım derneği.
Mutlaka tanışın. Dost sesler duyacak, dost eller tutacaksınız. Anneler babalar, eğitim öğretim yaşına girmiş engelli çocuklarınızı şefkatinizin, koruyuculuğunuzun yoğun duyguları içinde hapsetmeyin.
Mutlaka okuyacakları okulla en kısa zamanda buluşmalarını sağlayınız.
Onların sizin olmadığınız ortamlarda bulunmalarından korkmayınız. Ülkemizin yönetiminde bulunan görev ve sorumluluk sahipleri engelli vatandaşlarımız için en uygar devletlerde yapılanların daha gelişmiş şeklini ülkemizde yaşatmak ve yapmak için çalışmalarınıza hız veriniz.
Olumlu gelişmeler sağlamak için gayrette kusur etmeyiniz. Engelli yurttaşlarımızın varlığının farkında olmayanlara sesleniyorum. Biz de varız! Sizinle beraberiz. Öğrenebiliriz, üretebiliriz, başarılı oluruz. Sizler bizi görmemek gibi bir engel içinde olmayın yeter. Hiç kimsenin en ufak bir eksiklikle engelli olmasını asla arzu etmiyoruz.
Fakat şunu da unutmamak gerekiyor ki, hayat sürprizlerle dolu...
Hayat hepimiz için düşüncesinde birleştiğimiz zaman, dünyamız daha güzel olacak. İnsanlığımız sevgi ve saygıların karşılık buluşuyla anlam kazanacak.