Hüseyin GÖKCAN

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Değerli büyüğümüz, rahmetlik Hüseyin Gökcan ağabey ile ilgili bazı bilgileri, oğlu Mustafa Gökcan ile size aktarmaya çalışacağız:

"-R- Bu röportaj Hüseyin Gökcan ağabey Nevşehir'de görevli iken, Hüseyin Necati Bey tarafından yapılarak, bağımsız haberler sitesinde yayınlanmıştır."

R- Bize kendinizi tanıtırmısınız?

H.G.- 1936 Yılında İskilip, Hacı piri Mahallesinde doğdum. 1951 senesinden itibaren İslâmi ilimlerle meşgul olmaya başladım. İskilip'te Osman Kalfa hocada, Mürsel Şahinbaş, Faik Şahinbaş, Hamdi Ertekin, Hüseyin Namlı, Arif Çetinkale ile birlikte Molla camiye kadar okuduk.

R- Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri (K.S.) nasıl tanıdınız?

H.G.- 1955 Yılı idi. ilim öğrenmek ateşiyle tutuşuyor, beni okutacak ve bu aşkımı söndürecek birisini arıyor, karşılaştığım hocaları yeterli bulmuyordum. Bu amaçla Halep'e, Şam'a veya Mısır'a gitmek için bir takım teşebbüslerde bulundum. Dini ilimleri oralarda bulacağımı sanıyordum. Bu teşebbüslerimde netice alamayınca, hoca aramak gayesiyle İstanbul'a gittim. Kitapçı Muzaffer Azak'ın dükkânın da Necati Tosun Efendi ile tanıştım, kendiside üstazın talebeymiş. Bana hoca aramamı, kendi hocasını tanımamı istedi. O tarihlerde din ilimlerini okuyan ve okutanlar sıkı takibat altında oldukları için, hocasının ismini vermekten çekindi ve Camcı Hacı Refik Bürüngüz ile görüşmemi tavsiye etti. Refik Bey vasıtasıyla Hazreti Üstaz (K.S.)  Kısıklıdaki misafirhanesine gittik.

Merhum Ali Dayımız, Efendi Hazretleri (K.S.)'ne geldiğimizi haber verdi. Bir müddet sonra Hazreti Üstaz (K.S.), bahçe merdivenlerinden aşağı elindeki bastonu vura vura indiler. Tatlı ve şefkatli bir sesle "Esselamü Aleyküm" diyerek misafirhaneden içeri girip, yerine oturdular. Orada bulunan birkaç talebe kardeşimizle beraber, ben de elini öpme şerefine nail oldum. Elini öptüğüm zat, daha önceleri görmüş olduğum hocalara hiç benzemiyordu. Yüzünün nuraniliği, lisanının içten ve samimiliği başka bir mahiyet arz ediyordu.

İlk sözü şu oldu: "Evladım, terliydim, o yüzden geciktim. Özür dilerim" ileride kim olduğunu öğreneceğim büyük zat, talebe olarak kapısına gelmiş olan bir acizden özür diliyor, acizi mahcup ediyordu. "Allah'ım! O ne büyük tevazu, o ne büyük hassasiyet."

Memleketimi sormak lütfunda bulundular. "İskilipliyim Efendim" dedim. İskilipli Atıf hocadan bahsettiler. Mübarek gözleri yaşararak, onun hakkında şöyle buyurdular: "O ne halim-selim insandı, beni ne kadar çok severdi." daha sonra Atıf Hoca'ya nasıl idam cezası verildiğini ve İstiklal mahkemesinde Hâkime sordurulan bir suale, Atıf Hocanın verdiği cevabı kendilerinden dinledim. Bana- " Atıf Hocanın ilmini sana öğreteceğim."dedi.

R- Hazreti Üstazın huzurlarında bulunduğunuz zamanlarda, daha çok nelerden bahsederlerdi?

H.G- En çok rabıtadan, Nur-u İlâhiden, Feyzi Muhammedi'den bahsederlerdi. Üstaz rabıtayı şöyle anlatırdı. "Evladım rabıtayı terk ederseniz, dışarıdaki insanlara dönersiniz. Her şey rabıta ile kaimdir. Dünya, ay ve diğer peykler Güneşe rabıta yapıyorlar. Güneş Arş-ı Âlâya, Arş-ı Âlâ, Sıfatı İlâhi'nin Nuruna, Sıfatı İlâhinin Nuru da, Zat-ı İlahi'nin nuruna rabıta halindedir."

Üstadımız- "-İlmi kısa zamanda elde etmek ancak rabıta ile olur" buyururlardı ve şöyle izah ederdi. (İlim önce Feyyaz-ı mutlaktan ruha gelir. Ruhtan kalbe geçer, kafa tercüme eder) Bir gün İman mevzu'unda da şöyle buyurmuşlardı "kalp ile olan İman, fakirlerin İmanı ve sırla olan İman zenginlerin İmanı" derdi

R- Merkez vaizliği görevine ne zaman başladınız?

H.G.- 1957'de Diyanet işleri başkanlığında açılan vaizlik imtihanına girdim ve muvaffak oldum. 1965 senesine kadar resmi vazife almadım.

1965 senesinde ilk defa Giresun merkez vaizliğine tayin oldum. Daha sonra sırasıyla; Samsun, Adıyaman, Bursa, Nevşehir, Çorum'da merkez vaizliği yaptım. 1980 Yılında, Çorum'dan başka bir ile tayinim çıkması üzerine görevimden istifa ederek, Ankara'ya yerleştim.

Bu kısımda ise Mustafa Gökcan'ın aktardığı ve bana ait anekdotları bulacaksınız:

Bazen dükkânda otururken babam- "Oğlum benim yerim rahle başı. Bu dükkânda oturup, ticaretle uğraşmak gücüme gidiyor. Kader beni vaaz kürsüsünden, buraya getirdi." Derdi. 

Ankara'da yayın yapan bir FM radyosunda, düzenli olarak sohbet programı yapması için Hüseyin ağabeye teklif götürmüştüm. Kendisi hemen cevap veremeyeceğini, sorup izin verilirse bu programı yapabileceğini bildirmişti. Ama bu izin çıkmadı. Sohbet program'da yapılamadı. Bu program yapılabilseydi, tüm Ankaralılar sohbetten istifade edecekti.

Ankara'da, ramazan ayında müftülüğün gösterdiği camide vaaz verirdi. Bir ramazan da,  Keçiören- Kuşcağızda küçük bir mescit de vaaz vermeye görevlendirmişler. Vaazını verip eve dönerken" Ben Bursa'da, yetmiş ayrı camiye dağılan megafon sistemi ile kırk bin kişiye vaaz veriyordum. Şimdi buradaki mescitte, kırk kişiye vaaz veriyorum. Bu hayatın iniş çıkışıdır. İnsan hayatın da bu iniş çıkışlar hep olur. Hayatta temiz yaşayın, kirli işiniz olmasın." Demişti.

Sarf ilminde babamın üstüne yok diyorlar. Babam çok zeki imiş. Bir gördüğünü bir daha unutmazmış. Vaaz verirken, kuranı kerimin ilgili sahifesini açar, başka nota gerek kalmadan saatlerce vaaz verirdi.

Babam çok kibar ve temiz birisi idi. Birde babamı tanıyan birçok kişi- " Hüseyin hocam beni çok sever, benimle ayrı ilgilenirdi." Diyorlar. O kadar çok kişiye kendisini sevdirmiş ki, onu tanıyanlar halen bu duygu ile babamı anıyorlar.

Tek başına vakıf gibiydi. Bir zarfın içine, kendisi ve arkadaşlarından topladığı parayı koyar, bu parayı ihtiyacı olanlara, evlenecek, ev yaptıracak olanlara verirdi. Kurs camiasında, Talebe Yurdu temel atma, açılış törenleri için çağrıldığı her yere gider, elinden gelen katkıda bulunur, sohbet ederdi. Kendisinin, Süleyman Hilmi Tunahan efendinin talebesi olmuş olması da, ayrı bir ağırlık katıyordu. 

Her gece kalkar, gece namazını kılar, elinde kitap eksik olmaz kitap okurdu. Her akşam meyve yerdi. Gezmeyi çok severdi. Avrupa'da, Türkî devletler de gitmediği ülke kalmadı. Sıra Afrika ülkelerinde idi, ömrü vefa etmedi. Babaannem, gezip görmeyi çok sevdiği için babama, Es Hüseyin lakabını takmış. 

Hüseyin Gökcan ağabey, İskilip'ten komşumuz Hacı Faik Şiranlı hakkında - " Faik Efendinin ziyaretine giden birisi, Faik Efendide velilik alameti bulunduğunu söyleyince Faik Efendi-" Bende bir şey yok, babamda mevcuttu." Dediğini anlatmıştı. Faik Efendinin alçak gönüllülüğü ile kendisinde keramet gören insanların içinde bulunduğu durumu anlamak açısından bu anekdot, ibrete şayandır.

Bana şu hatırasını anlatmıştı: "Askerde, acemi birliğinden sonra dağıtımım Ankara'ya çıkmıştı. Ben İstanbul'u istiyordum. Hafta sonu çarşı iznine çıkınca, burada büyük bir zat var mı? Diye düşünerek yürürken, yolumun üzerine Hacı Bayram cami başta olmak üzere, üç ayrı zatın türbesi çıktı. O zaman düşüncemden utandım ve dedim ki: " Ankara'nın da sahipleri varmış. Daha sonra çarşı iznine çıkınca, buraları ziyaret ettim."

Bir ramazan günü rahatsızlanarak, ayakta duramayacak hale geldi. Akşam olup, vaaza gitme zamanı yaklaşınca evde bulunan damadı-" Baba, rahatsızsın bu akşam vaaza gitme." Demiş. Bunun üzerine sinirlenen Hüseyin ağabey-" Biz bu vazifeyi yapmak için yetiştirildik. Ben öleceksem, kürsüde vaaz ederken öleyim. Bir daha bana vaaz vermeye gitme demeyin." Demiş. Ve hasta haliyle camisine gidip, vaazını vermiş.

Trafik kazası -" Hüseyin ağabey, kendisinin kullandığı arabası ile yaralamalı trafik kazası yapmış, bu nedenle bir süre tutuklu kalmıştı. O hassas insan için, tutuklanmak zor bir hadise olmalı idi. Tutukluluk süresinde, hapishanede bulunanlara vaaz ve nasihatte bulunmuş, onların dertlerini dinleyerek, rehabilite etmişti. 

Tutukluluk süresi sonunda, işyerine geçmiş olsuna gittiğimde, hapishane hakkındaki kanaatini sordum.- " İnsanların ders alması gereken yerlerden birisi. O hayatı yaşamadan, orasının ne olduğunu anlamak zor. İnsanların bir gün bile olsa orayı görüp, elini kolunu sallayarak serbestçe gezmesinin, şükredilmesi gereken büyük bir nimet olduğunu bilmesi gerekiyor." Demişti.

 Düzgün ve kaliteli giyimi- Hüseyin ağabey, düzgün ve kaliteli giyinirdi. Bilhassa gömleğine çok özen gösterir, Ankara'da terzisi de hemşerimiz Kamil Köstekçi idi. Elbiselerini ona diktirmeye gider, oda Hüseyin ağabeyin sohbetini dinleyebilmek için, onu dört gözle beklerdi. Hüseyin ağabey, dört dörtlük bir beyefendi idi. Büyükle büyük olur, küçükle çocuk olurdu. Herkese kendisini sevdirirdi. Yeri gelir, oğlu Mustafa ile kol kola dolaşırdı.

 Alçak sesle yumuşak konuşması- Alçak sesle tane tane konuşurdu. Bilgili idi. Çok kitap okur, kitap hastası idi. Gittiği her ilden el yazması kitap toplar, onları okuyup, değerlendirirdi. Kendisine İslami bir konuda görüş sorduğunuzda, en kesin cevabı alır, kafanızda acabanız kalmazdı. Sorunuza cevap bulmak, insana huzur verirdi.

Bir arkadaşım -" Ailemin ortak olduğu içkili bir lokanta var. Ben bu lokantadan evime beş kuruş sokmadım. Şimdi bu lokantanın, başkasına devredilmesi söz konusu. Devir yapılırsa, biz buradan payımıza düşen parayı alabilir miyiz? " diye sorduğunda, alabilirsiniz cevabını verdi.

Ben, bir arsamı birisine satmak üzere, alıcı ile aramızda satış sözleşmesi yaparak, sözleşme gereği alıcıdan kaparo almıştım. Arsayı almak isteyen kişi, tapuya gitmemiz gereken gün bana telefon ederek, arsayı alamayacağını, paranın geri kalanını temin edemediğini bildirdi. Bende tamam dedim. Daha sonra Hüseyin ağabeyi arayarak, aldığım kaparonun helal olup olmadığını sordum. Hüseyin ağabey, aldığım kaparoyu iade etmem gerektiğini bildirdi. Bende iade ettim. 

Biraz da olsa anlatmaya çalıştığım, herkesin Hüseyin ağabeyi böyle biriydi. Onunla birlikte olmak, insana huzur verirdi. Aydınlatıcı idi. Soruna çözüm bulucu idi. Kendisi kırılsa da, o kimseyi kırmazdı. Bir gün nefes bitti. Hüseyin ağabeyde sevdiklerine kavuştu. Mekânı cennet olsun. Nur ile dolsun.