Yüz Yıllık Parantez Kapanırken

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

 
Milletin büyük çoğunluğunu oluşturan ve genel olarak muhafazakâr diye isimlendirilen AK Parti ve MHP seçmeni, çok uzun süren batıcı vesayet rejimi yıllarında bu ülkede bir sığıntı gibi yaşamak zorunda kaldı. Cumhuriyetin batılılaşma ve çağdaşlaşma projesinin önündeki en büyük engel olarak görülen bu kitle, söz konusu projeye uygun olarak devşirilme ya da ikinci sınıf insanlar olarak itilip kakılmaya razı olmak seçenekleri arasında bırakıldı. 
 
Gerçi geçmişte sağ partilerin hükümette olduğu yıllarda devlet kademelerinde yer edinme imkânı buldular ama şu bir gerçek ki, bu makamları ancak devşirilmeye razı olmaları şartıyla koruyabildiler. İçinden çıktıkları toplumsal kesime tepeden bakmaya zorlandılar ve elde ettikleri yeri koruyabilmek için çoğu zaman da bunu yapmak zorunda kaldılar. 
 
Buna rağmen benzemeye çalıştıkları zümre tarafından itilip kakılmaktan bir türlü kurtulamadılar. Bu nedenle hiçbir zaman gerçek anlamda mutlu olamadılar. İlk defa Ak Parti'nin on beş yıl devam eden ve bir süre daha devam edeceğe benzeyen iktidarıyla ümitlendiler; kendileri gibi bağdaş kurup yer sofrasına oturan, İmam Hatipli olmakla övünen, taziye evinde diz çöküp Kur'an okuyan lider sayesinde özgüven kazandılar, devşirilmek zorunda kalmadan mevki ve makam elde ettiler. 
 
Elbette bu kolay olmadı. Çok eski zamanlara gitmeye gerek yok, henüz beş on yıl öncesinde mesela kız çocuklarını kendi istediği gibi okutmasına izin verilmedi.  Bu insanlara yıllarca denildi ki, eğer okumak istiyorsan önce benim istediğim kalıba gireceksin, değilse seni okutmam. Diyelim ki bir şekilde okudun, bu defa da seni çalıştırmam. Bununla da yetinmem, bu halinle resmi kurumlarıma almam, mesela hasta olup hastaneme gelsen sana hizmet vermem.
 
Bunları hatırlatmamız can sıkıyor biliyoruz ama kimse kusura bakmasın, vatandaş 16 Nisan'da sandıktan "hayır" çıkması halinde tırnağı ile kazıya kazıya geldiği bu noktadan geri gitmeyeceğinden, hangi yönetim gelirse gelsin bu haklarının teminat altında olduğundan hiçbir şekilde emin değil. Hatta "hayır da çıksa değişen bir şey olmayacak" sözünün koca bir yalan olduğunu bilecek kadar deneyimli. Zira geçmişte kaç defa benzerlerini yaşadı. Kaç kez darbeye maruz kaldı, kaç kez sandık ortadan kaldırıldı, siyaset yapma imkanı elinden alındı. Daha birkaç yıl önce yüzde elli oy verdiği partisi kapatılmaktan son anda kurtuldu da, adeta direkten döndü.
 
Bütün bunlar ortada iken şimdi kalkmış "muhafazakâr kesim Ak Partinin iktidarı kaybetmesini öylesine büyük bir tehlike gibi görüyor ki, bir iktidar değişikliği halinde acımasız bir devri sabık dönemi yaşanacağından korkuyor, bu yüzden de kendi kaderlerini Erdoğan'ın kaderine bağlı hissediyor" şeklinde müthiş analizler yaparak adeta "millet, Tayyip Erdoğan'ın istediği tarafa çekebileceği bir sürüdür" demeye getiriyorlar. 
Buna karşılık sosyal medyada "anlaşılmıyor mu bu bir referandum değil, bu yıllardır  ülkeyi sömürüp kaymağını yiyenlerle son karşılaşmanız" diye başlayan ve çok daha ağır ifadelerle devam eden öyle paylaşımlar yapılıyor ki, 16 Nisan'da ülke bir referanduma değil adeta bir meydan muharebesine gidiyor sanırsınız. 
 
Hayırcı blok geçmişteki tecrübelerden yola çıkarak, böyle bir restleşmenin kendileri için pek de hayırlı olmayacağını bildikleri için "hayır da çıksa evet de çıksa istikrar bozulmayacak" şeklinde ılımlı bir dil kullanıyor ve bunu da memleketin selameti açısından ortamı germemek, vatandaşı kamplaştırmamak şeklinde sureti haktan görünerek yapıyor. Oysa yaptıkları külliyen takiyye. Neden mi?
 
Yıllardır normal bir seçimi bile rejim tartışmasına çevirerek, sanki memleket bir düşman istilası karşısında imiş gibi "tehlikenin farkına mısınız" afişleriyle, cumhuriyet mitingleriyle statükoyu sahiplenmeye çağıran, her bir devlet kurumuna "düşmek üzere olan son kale, son mevzi" muamelesi yaparak gerginliği doruklara taşıyan kimdi? Düne kadar kan dökülmeden parlamenter sistemin değiştirilmesine izin vermeyeceklerini söyleyenlere ne oldu da bir anda böyle pamuk şekeri oldular.
 
Ama çaresi yok, yenilecekler. Tarih boyu bütün statükocularla yenilikçiler arasında süren kadim bir kavganın kaderi bekliyor kendilerini. Mekke aristokratları peygamberimize,  "kölelerimizi bize karşı kışkırttın, çocuklarımızı bize düşman ettin, ne güzel barış içinde yaşayıp giderken geldin aramızda fitne çıkarttın, bizi böldün" derken de söylemeye çalıştıkları aynı şeydi. Yani biz kafamıza göre ne güzel bir tezgâh kurmuş, düzenimiz tıkır tıkır işlerken nerden çıktın geldin de tekerimize çomak soktun? 
İ
yi güzel de, siz bir avuç beyazın konforu bozulacak diye bu çarpık, adaletsiz, köhnemiş düzen böyle nereye kadar devam edebilir ki? Anlıyoruz uzun yıllar hiçbir seçimi kazanmadığınız halde hep kazanmış gibi yönetme, emretme, tahakküm etme hakkını elinizde tuttunuz. Hatta seçimi bir sandık oyunu gibi görüp, "biz asılız, bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değil" derken kendinizi gerçekten asıl, milleti de füruat gibi, teferruat gibi gördünüz.
 
Şimdi dağdaki çobanın, göbeğini kaşıyan bidon kafalının, kıllı ve de kısa bacaklının oyuyla bu mutlu günlere veda edecek olmak size çok ağır geliyor, ama ne yapalım ki, hiçbir güzellik sonsuza kadar değil. Tabiat kanunu, sünnetullah böyle. Yani Allah'ın değişmeyen yasası.