17 Ağustos Depremi ve Düşündürdükleri

Paylaşın:

Facebook Twitter Google

Önce köpekler uyandı. Uğultu yükseldi, yükseldi yeryüzü çatladı. 17 Ağustos 1999 Salı günü gece saat 03.02'de Marmara 4 Hiroşima şiddetinde 45 saniye sallandı. Dile kolay kocaman 45 saniye. Sanki 45 saat… Doğdukları şehir yaşadıkları mekân betondan yorgan gibi üzerindeydi şimdi. Dışarıda ne yaşandığını bilmeden kâh çığlık atarak, kâh taşa, toprağa vurarak seslerini duyurmaya çalıştılar. 
Binlerce enkaz altında kalanlardan bir tanesi de 14 yaşındaki Bahar Gürbüz isimli masum kız çocuğu idi. Afetle beraber facianın boyutlarını görebilmek için,  sokağa fırlayan Gölcüklü amatör kameraman depremden 15 dakika sonra bu çocuğunun çığlıklarıyla karşılaşınca,  hemen kamerasını yere koyup gecenin karanlığın da tahta parçasıyla enkazdan delik açıp, bu kız çocuğunu kurtarmaya çalıştı. Bahar 4 yaşındaki kardeşiyle aynı odada yakalandı depreme. Annesinin ve diğer odada yatan 21 yaşındaki abisinin sesini duyamıyordu. Sadece babasının 'yavrularım neredesiniz?'  diye iniltisini duyuyordu.
Enkazın altındaki Bahar; durmadan çığlık atıyordu. Lambayı yak amca… Anne, baba neredesiniz… Lambayı yakın…' Amatör kameraman çaresizlik içerisinde çırpınıyordu. Hiç tanımadığı bir ailenin hayatı şimdi onun elindeydi. 'Kızım her taraf berbat, yıkıldı… Kimse kimseye bakacak durumda değil. Ortalık kıyameti andırıyor… Ne yapayım güzelim, sabret. Sen yine şanslısın bak ben seni kurtarmak için çalışıyorum...' diye seslendi. Az sonra küçük bir kız çocuğunun başı görüldü. Hemen arkasından ablası çıktı ağlayarak. 'Amca kardeşlerim öldü... Ne oluyor amca… Amca annem orda...'
İki bina üst üste çökmüştü. Bahar'ların evinin beşinci katındaki balkonun ampulü zemin katına inmişti. Bahar daha yeni çıktığı bu korkunç yerden sonra, şimdi de annesini babasını kurtaracaktı. Gencecik bir kızla hiç tanımadığı bir adam hayat kurtarabilmek için hem ağlıyor hem de hırsla çalışıyordu. Bahar tam 15 saat sonra anne- babasına kavuştu. Ama pek az çocuk onun kadar şanslıydı.
Dışarı da gün ağardığında ortaya çıkan manzara dehşet vericiydi. Toprak;  verimli tarlalar üzerine dikilen çirkin konutların, yok edilen ormanların, işgal edilen ovaların, doldurulan denizlerin intikamını almak istercesine öfkeyle silkinmiş, binicisinden nefret eden bir at gibi üzerindeki her şeyi yere çalmıştı. Yükselen deniz kimi evleri yurtmuş, şirin sahil kasabaları birer batık şehre dönüşmüştü...
Afetin ilk anlarında yetkililerde şoktaydı. Çünkü onlarda afetin bir parçasıydı. Ölü ya da diri tam bir milyon insan vardı enkazın altında. İlk gün beklenen yardım gelmedi. Enkaz altından ölü çıkarılanlar naylon torbalar içerisinde şehrin buz patenine kondu. Belki çoğunun yaşarken buraya hiç yolu düşmemişti. Ama ölümlerinde mezarlığa giderken buz pateninde mola vermekte vardı kaderlerinde. Sonrada evlat kucağı yerine dozerlerle gömüldüler, kamera ışıklarının, el lambalarının aydınlığında kimsesizler mezarlığına. Sessiz, sedasız kefensiz ve duasız... Mezar taşlarına isimleri dahi yazılamadan...
Sağ kalan anne- babalar hastane bahçelerinde yaralı çocukların başında duruyor ve serum taşıyor ve yavrularının acı çektiklerini gördükçe için için eriyordu. En yakınlarını kaybeden doktorlar, acılarını bağrına basıp can kurtarmaya çalışıyorlardı. Madenciler, sivil savunmacılar, askerler, gönüllüler... Yardıma geldi ama bu gelenler kimilerini sevindiremedi. Çünkü onlar için çok geçti, sevdiklerini toprağının kara bağrına vermeye başlamışlardı bile... Çocuk sesleriyle çınlayan lunapark sanki savaş sonrasını yansıtıyordu. Susmayan ambulans sesleri acılı beyinleri zonklatıyordu. Manevi zararı ölçmek mümkün değil ama maddi zararı Türkiye bütçesinin ¼  kadardı.
İlk ekipler enkaz arasına girdiklerinde yakınları enkaz altında kalanlar, öncelik kapmak için kendilerini vinçlerin önüne attılar. Dünyanın dört bir tarafından yardıma ekipler geldi. 100 yılın en büyük felaketinde 1000 yılın son ve en kapsamlı kurtarma operasyonu başladı. Koca koca apartmanlar kâğıttan kule gibi üst üste yıkıldı. Sorumlular, sorunlular... Hep gündemi meşgul etti.
ÖZETİN ÖZETİ: 'En iyi okul tecrübedir ama okul masrafı biraz çoktur'   - 'Hayat önce sınav yapar, sonra ders verir'  der bir düşünür. Aslında biz millet olarak çok defa bu tür sınavlardan geçtik ama bir türlü gerekli dersimizi alıp, yerleşim alanlarının seçiminden, inşaatların temelinden - çatısına kadar gereken hassasiyeti maalesef gösteremedik... Evet gösteremedik... Galiba afet sonrası çok konuştuk ama uygulamada aynı hassasiyeti bir türlü yakalayamadık. Ne olur; 17 Ağustos depreminin,  18'nci yıldönümünde amir, memur olarak, sade vatandaş olarak başımızı avuçlarımızın arasına alalım, on iki yıl önce yaşanan ve televizyonlarda aylarca gösterilen o manzaraları gözümüzün önüne getirelim. Nerede hata yapıyoruz ki bir Japonya'ya göre bizdeki afetin faturası ağır oluyor. Bu faturada benimde payım var mı? Şayet varsa, benim ne yapmam gerekir? Sorusunu vicdanımıza soralım. Herkese mutlaka bir cevap gelecektir. İnanmazsanız deneyin...  Ve gelen cevaba göre geç kalmadan 'karanlığa küfretmek yerine, bir mum yakın - yakın ki;  gelecekteki 17 Ağustoslarda Can'lar ölmesin, Canan'lar yanmasın, çocuklar uykusuz kalmasın '
Ey sorumlu amca, (!)
17 Ağustostan sonra,
Geceler uyku girmiyor gözüme, 
Yatamıyorum artık annemin dizine…
Sen vicdanının sesini hiç duyuyor musun?
Ben ağlarken, sen yatağında mışıl mışıl uyuyor musun?
Yoksa hala bana ne sizden deyip, eski usul yürüyor musun?
17 Ağustos depremini yaşayan bu ülke insanlarının bugün ki afetlere (depreme, yangına, boğulmaya vb)  bakışı YAKIŞMIYOR efendim… İkili sohbetlerde hala Allah korur deyip geçiştirenleri görüyoruz. Allah elbette korur ama tedbir almak şartıyla. Bilmem siz ne dersiniz?