Prof. Candan Nemlioğlu ile derdimiz üzerine bir söyleşi

‘Ecdat bugün bizi görse  hüngür hüngür ağlardı'

Paylaşın:

 

Bizim kültürümüzde yüklenen anlamlarla birlikte büyük değer verilen lâleden bahsedecektik Candan Hocamla. Ama gördük ki, mevzu sadece lâle değil. Prof. Dr. Candan Nemlioğlu hocamın da söyleşi sırasında söylediği gibi bir dokunduk, bin ah işittik. Derdimiz büyük, çok derinde üstelik. Yine de ne kadar büyük olursa olsun dert, biz dokunmaya, konuşmaya devam edeceğiz. Umudumuz iyi temennilerimizin ‘hal’ olması. Belki böylelikle kaybettiklerimizin farkına varırız da, özümüze döneriz.

GÜLESİN AĞBAL DEMİRER

Hocam tam olarak lâle mevsiminde miyiz şu an?

10-15 gün sonra lâle mevsimi başlıyor. Bugünlerde nergislerin, fulyaların dikildiğini yazıyor Evliya Çelebi eserinde. Özellikle Eyüp'te iki dere var. Şimdi kapalı o dereler, cadde olmuş.  Biri Gümüşsuyu Deresi. Şimdi adı Gümüşsuyu Deresi Caddesi. Öbürü de Bülbül Yuvası Deresi, şimdi Bülbül Yuvası Deresi Caddesi. Böyle bir konu da hiçbir ülkede yoktur; dereler cadde olmuş çünkü. Eskiden o iki derenin etrafında çiçek tarlaları varmış. Buralara öncelikle fulyalar ekiliyor, onlar toplandıktan sonra yerine nergis, lâleler ekiliyor. Şimdi buralarda gecekondu var. Gecekonduların arasından   yürüyemiyorsunuz. Araştırma yaparken yürüyeyim dedim, korktum. Ama buralardaki sokakların ismi hep çiçek ismi.

Lâle'nin doğum yeri İstanbul'da Eyüp müdür?

Lâlenin daha çok Orta Asya'dan, Kırım tarafından geldiği söyleniyor. Lâleyi dünyaya tanıtan İstanbul oldu. Ebussuud Efendi ilk defa lâleye böyle bir değer verdi. Adn lâlesi diye bir lâle yetiştirdi. Adn biliyorsunuz cennet ismi. Yani lâleye cennet lâlesi dedi. Ebussuud Efendi, Kanuni döneminin şeyhülislamı. Şeyhülislam böyle bir şeye ilgi gösterince, lâle daha büyük bir değer buluyor tabi ki.

Maddiyatından geçtik, öncelikle manevi olarak büyük değer atfediliyor lâleye değil mi?

Lâle tek sap, tek çiçek. Bu da tevhidi, Allah'ın birliğini temsil ediyor. Lâledeki elim, lam, mim, h harfleri Allah kelimesindeki harflerle aynı. Kutsallık düşüncesiyle lâleye büyük bir değer veriyorlar. Kitaplar yazıyorlar ve bu kitaplarda, lâlenin kim tarafından yetiştirildiği, adının ne olduğu yazılıyor.  Bin 583 tane lâle var. Bunların belki bine yakını Farsça, diğerleri Türkçe ve kişilerin kendi adıyla anılıyor. 17. yüzyılda Üsküdar'da MahmudHüdayi Hazretleri de lâle yetiştiriyor.

Hazretin lâleyle ilgili sözü var, diyor ki, 'Keferi diyarında yetişmez, olsa bile soğanları çürür'.

Avrupa'da belki yetiştirilmek istendi, ancak İstanbul'daki kalitede bir lâle olmadı.

Hocam, bir çiçeğe bu kadar önem atfeden dünyada başka bir millet var mıdır?

Osmanlı gibi bir devlet yok;  lâleyi bu derece önemseyen. Bir ara Hollanda'da varmış. Hollanda hâlâ kendisinin isim sahibi olduğunu söylüyor ki, bizden sonra yetiştirmeye başlamıştır. Kanuni zamanında oraya gönderilmiş.  Çok ilginçtir ki; bizde 23 Nisan'da çocuk şenliklerine katılan Hollandalı çocuklar gösteri yaparken ya ellerinde lâle, ya da üzerlerindeki elbiselerde lâle motifi vardır.

Biz lâleyi nasıl kaybettik hocam?

Biz neyi kaybetmedik ki, bütün özümüzü kaybettik. Sadece konu lâle değil ki. Biz bugün örneğin koltukları nasıl değiştireceğimizin derdine düştük. O takımı alıyoruz, öbür takımı bırakıyoruz. Eskiden divanlarımız vardı, divan üstlerinde bembeyaz kar gibi işlemeli örtülerimiz nerde, şimdi yok. Her şeyimizi değiştirdik. Yaşam tarzımız değişti. Evlerimizde avlularımız vardı. Avlularda havuzlar vardı. O havuzların etrafında yaşam vardı.

Değişmemek mümkün mü hocam?

Avrupa'da mümkün. Niye bizde değil diyeceksiniz. Bilmiyorum, bizde bir madde hastalığı oldu. Çok güzel evlerimiz yıkıldı. Yerine apartmanlar yapıldı. Eski evlerin sahipleri sonradan pişman oldular. Bir bursla İtalya'ya gittim. Bir sömestr dönemi restorasyon derslerine katıldım. Onlar benden kalem işlerini, ben de onlardan duvar resimleri restorasyonunu öğrendim. Restorasyon yaptığımız kale  yemyeşil, muhteşem bir alan. Binalar hep taş. Afedersiniz ama tuvaletlerin penceresinden karanfiller sarkıyordu.

Yıkmadan da korunabiliyor demek ki…

Beton bina yapılacaksa başka bir yerde yapılsın. İtalya'da fırçayı aldım duvara sürüyordum. Arkadaşım, "Hoca görmesin Candan" dedi. Ben durakladım. Böyle bir şeyi görmemiştim çünkü. Japon kâğıdı asitsiz duvara geriliyor. Çünkü duvarda resimler var. Yüzde 75 alkol, yüzde 25 arıtılmış su o kağıdın üstüne fırçayla sürülüyor, kâğıt tozu çekiyor. Orası da memleket, burası da memleket. Onlar da Roma Medeniyeti'nin torunları, ama biz dünyaya 2 bin yıl başkentlik yapmış, İstanbul'da yaşamış Osmanlı'nın torunlarıyız. Niye onlar bunu düşünebiliyor da biz  düşünemiyoruz?

Niye hocam?

Bilmiyorum, bu cehalet, bu kültürsüzlük niye? Mesela diyorlar ki, 'köylü şehre indi, daha şehirleşemedi.' Bakıyorum 17. yüzyılda benim köylüm o kadar kültürlü ki. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın köyündeki camiye bakın. Tokat Erbaa Fidi Köyü'ndeki camiye bakın. Gidip Aksaray'ın Eski Köyü'ndeki camiye bakın. Bir de  o köyde 20. yüzyılda ilâve yapılmış bir bölüm var, oradaki rezalete bakın. Biz ne hale geldik diyorum öğrencilerime, onlar telefonlarına bakıyorlar.

17. yüzyıla gitsek, lâlenin dorukta olduğu dönemler. Şimdi ne yapardık?

En başta yapılması gereken şey kendimize özgü bahçelerimiz olmasıydı. Hobi bahçeleri değil. 1994'te Pakistan'a gittiğimde bunu öğrendim. Lahor'a gittim. Babür Şah döneminde başkentlik yapmış, özellikle yazları gidilen bir şehir Lahor. Beni Lahor'da Şalemar diye bir bahçeye götürdüler. Ben o bahçeye hayran oldum. Bahçe 3 set halinde. En üstteki sette sultan, ortadaki sette saray erkânı, alttaki sette ahali oturup orada yapılan kutlamaları seyrediyor. Harika işçilik var bahçede. O sultanın oturduğu bölümde mermerlerdeki işçilik, sultanın tahtı, hatta o gösteri yapılan bölüm, en üstten ikinci sete sular şelâle ile akıyor. Şimdi tüm Türkiye'de köy şelâleri gibi şelâleler yapıyorlar. Herkes köyünü özlüyor herhalde. Lahor'da 16., 17. yüzyıl bahçesinde mermerler oyulmuş, sular oradan sıçraya sıçraya, zarafetle iniyor. Şar şar köy çeşmesi gibi inmiyor. Bu şehir kültürünü, sultan kültürünü gösteriyor. Daha aşağı 3. sete inildiği zaman bal kovanları şeklinde oyulmuş bölümler var, oradan da öyle iniyor. En baştaki sette meyve ağaçları, ikinci sette daha küçük türde ağaçlar ve çiçekler var. Üçüncü sette yine çiçekler var. Aralarından sular akıyor. Pakistan beni öyle bir karşıladı ki, bir hanım beni evine misafir etti. 'Benim Türk misafirim var' diye tüm arkadaşlarına telefon edip çağırdı. Hediyesini alan geldi. Pakistan'da gördüğüm misafirperverliğe teşekkür mahiyetinde bu bahçeyi anlatan bir yazı kaleme aldım. Ondan sonra bahçeler ve çiçekler konusunda yazılar istendi benden. Ben de lâle konusunu yazdım. Bir gün Kâgıthane'de bir görüşmem yapmam gerekiyordu. Kâğıthane Belediye binası eski Osmanlı saraylarının yerine yapılmış. Ve önünde de Osmanlı'nın muhteşem bahçesi olan bir yer. Orayı görünce ağladım. Bir Şalamer bağına bakıyorsunuz, bir de Osmanlının bahçesine bakıyorsunuz. Böyle bir yağma, böyle bir talan olur mu? Bizde de aynı şeyler yapılmış. Sular dilimli dilimli şeylerden taşa akıyor. Kuşların durup seyredecekleri bir şeyler, yiyecekleri bölümler yapılıyor. Kenarda çardak var. O çardaktan çok güzel bir şekilde görüntü seyredilecektir. Bir kaç tane taş buldum, mermer, orada kendim temizledim o taşları. Şimdi oradaki o taşlar müze gibi duruyor. Benim 17. yüzyılda dünyaya ün salan bahçem.  Topkapı Sarayı'nın bahçesini gören Fransız yazar, "kaplumbağaların üzerine kandil koyuyorlar, gece onlar çiçeklerin arasında dolaşıyor, böyle bir çırağan görmedim" diyor. İnsanın aklına geliyor mu şimdi böyle bir şey yapmak? Bugün Avrupa'ya gidiyoruz, orada görüyoruz, çiçeklerden kocaman bir saat yapmışlar, gelip Gülhane'nin önüne koyuyoruz. Niye Avrupa'dan alıyoruz, sen bir tarihine bak. Bir şey oku, bir şeyler çıkart. Kendin ol. Avusturya'daki o saati Dolmabahçe sarayının önüne koyuyor, ne alaka?

Şehirlerimizdeki yozlaşmada şehri yönetenler kadar, acaba akademisyenlerin hiç mi suçu yok hocam?

Ben İtalya'dan döndüğümden beri her sempozyumda bülbül gibi şakıyorum. Rahmetli annem derdi ki, 'kızım sen mi tek başına bu işleri düzelteceksin." Valla dernekler kuruluyor ama seslerini duyurabiliyorlar mı, duyuramıyorlar mı bilmiyorum. Bir şey de dikkatimi çekiyor; o derneklerde geziler, toplantılar yapıyorlar, fazla ses mi çıkartmıyorlar mı y a da siyasi amaçla mı kuruluyorlar acaba? Avrupa'da profesörün milletvekili olduğunu göremezsiniz. Bizde profesörler milletvekili olma derdinde. Bu ne biçim bilim? Bilim insanı oturur ilmiyle uğraşır, bizim hocalarımızın hiçbiri bakan olmadı. Onlar da profesördü. Nedir bu hastalık? Profesörlükte kendini kanıtlamayan acaba bakan olup ta mı kendini kanıtlayacak, bilemiyorum.

Karar veren makamlara gelip te orada bir şeyler yapmak istiyorlar belki de..

Bilmiyorum, anlayamıyorum, aciz kalıyorum. Ta gençliğimde porselen fabrikasında desinatör çalışıyordum. Yıldız Porselen Fabrikası'na devlet büyükleri gelir, koca koca vazolar alırlardı. Biz kendi aylığımızla alamazdık, çünkü çok pahalı. Yapımında altın da kullanılırdı. Böyle vazolar alınıp devlet adına yurt dışına hediye götürülür. Yurt dışından getirilen hediyelerse kendilerine olur. Bu nasıl iş, bunu da hiç anlamazdım. Gelen hediye kendine oluyor, gidenlerse yurt dışına devletten gidiyor. Sonra bir yere bağışladığında bu kişi çok övülüyor; kişi kendi eserlerini müzeye verdi diye. Ben ta o zaman 19-20 yaşlarındayken, ülkeyi kurtaracağım gibi gençlik düşüncesiyle dört elle okumaya sarıldım. Profesör makamına da geldim, bir şey yapamadım. Olmadı. Ama hiç kendi doğrularımdan taviz vermedim. Bir yere gelmek için aman efendim, yaman efendim demedim. Bu değerlere halkımız nasıl kavuşur, nasıl ulaşır, bu kültürsüzlük nasıl değişir, bilemiyorum.  Bizde bir yerin restorasyonu kısa sürede bitiriliyor, sonra da kurdele ile açılıyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı camiyi kurdeleyle açmanın ne âlemi var, ne kurdelesi? 600, 500, 400 yıl ayakta duran camilerimizi kurdeleyle açmak gibi gariplik olabilir mi? Bir çeşme onarıyorlar, başına gidip kurdele ile açıyorlar. Bütün kurdeleler bitti Türkiye'de kese kese. Bir kişi de kesmiyor, 10 kişi kesiyor. İslâm'a bakar mısınız? Küçücük küçücük kurdeleler, saklıyorlarmış ki, ne kadar hizmet verdikleri belli olsun. Ne hizmeti, temizliyorsun sadece.

Ecdat bugünü görse ne düşünürdü?

Ecdat bugünü görse, 'bunlar mı benim torunum' diye herhalde hüngür hüngür ağlardı. Bu mu İslâm derdi.

Hocam o zaman biz sadece Osmanlı, İstanbul lalesini kaybetmedik…

Değil tabi. İslam'ın özünü, yaşantısını kaybettik. Meselâ benim ailem varlıklı bir aileydi. Bize kıyafet yapılır sokağa çıkartılmazdık. Ayıptı, gösterişe girerdi, günahtı. Biz bunlarla büyüdük. Benim amcazadem, büyük halamız, 28 odalı, 6-7 salonlu Trabzon'un en büyük konağında büyüdü. Ama 2-3 kıyafeti, 2-3 ayakkabısı vardı. Bir kışlık, bir yazlık, bir bilmem ne. Şimdi 24 çift ayakkabısı var, memurumuz işe gidiyor. Bu nedir? Nasıl geri dönülecek o kültüre?

Dönebilir miyiz hocam?

Vallahi eğer İslam'ı öğretmezsek dönemeyiz. İslâm'ın yaşam tarzı gayet sade. Herkes istese daha lüks yaşayabilir. Ama onun yerine bir kaç talebe okutmayı tercih ederim. Amerika'da Yahudi profesör, 'bu ay bu miktar bana yeter' diyor gerisiyle Yahudi bir öğrenci okutuyor. Yahudi öğrenciler için misafirhaneler açıyorlar. Bizim Amerika'da öğrencilerimiz için Türk misafirhanemiz yok. Ben konsolosluğa gittim, içeri bile almadılar. Oysa benim hem param, hem bursum vardı. 'Paran yoktu niye geldin' dediler. "Ben benim param yok demiyorum. Benim buradaki konsolosluğum ne tür hizmetler veriyor onu öğrenmek istiyorum" dedim. Konsolosluğumuzun karşılaması 1990'lı yıllarda böyleydi.

 

‘Şehirlere özgü parklar olmalı’

Çorum'daki park, bahçelerle ilgili düşünceniz ne?

Diğer şehirlerdeki gibi  bu kayalıklar gibi bir şeyler yapıp sular akıtıyorlar. Ben o örneği çok şehirde gördüm. Bu Çorum'un parkı değil ki. Hiç özgün değil. İstanbul da dahil özgün park yok. Osmanlı Parkı diye bir park yaptılar, Akşemsettin Camii gibi oldu. Osmanlı'nın ihtişamının i'sini yansıtacak kalitede değil.

Para mı yok,  kültür mü yok, olmayan şey ne?

Para var, olmayan şey kültür. Kendi kültürümüzün bittiği yerde para oynuyor. Ben İtalya'ya gittiğimde dünya insanı olduğumu anladım. Kendi ülkemde bunu anlamam mümkün değil. Kısır döngü içinde dönüyoruz; Osmanlı - Türkiye, Osmanlı - Türkiye. Ama Osmanlı nedir, Dünya kültürünün neresindedir ben bunu İtalya'da gördüm. İtalya'ya gidene kadar Osmanlı'nın şöhretinin farkında değildim. Doktora tezimi hazırlarken, Osmanlı'nın büyüklüğünü anlamıştım, 300 küsür, 400 küsüre yakın cami var, camilerin bir tanesindeki süsleme diğeriyle eşit değil. Köylerdeki camileri o yörenin insanı yaptı. Benim bu yöremin insanı Osmanlı döneminde cami yapıyor, camide yaptığı desen, tezyinat bir başka camideki desene benzemiyor. Ama bugün kündekâri deseni yapıyorum diyor, bir kere kündekâri desen değil teknik. Bunu bilmiyor. Doktora tezimi hazırlarken bütün Türkiye'yi gezdim, birçok köy camisini inceledim. Benim bugünkü öğrencim maalesef kütüphaneye gitmekten aciz. Benden kitap istiyor, ne cesaret? Benim hocam, Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver, "Göz görür ama göz bildiğini görür." derdi rahmetli. Bileceksiniz, okuyacaksınız, gideceksiniz ve göreceksiniz. Bunların hepsi birbirine bağlı olursa, ancak inanıyorum ki, bu ülke de eski görgüsüne, eski kültürüne ulaşacaktır. Yoksa 81 vilayete aynı parkı yapmanın hiçbir anlamı yok.

 

 

 

Diğer Haberler