Bugün :

Önce hikâyesini yazdı, sonra yaşadı


Halit Yıldırım, öncelikle şair. Şiirde yazamadıkları için hikâyeye yöneldiğini söylüyor.


809.kez Okundu - 21.09.2013 01:23:29

 

Halit Yıldırım, öncelikle şair. Şiirde yazamadıkları için hikâyeye yöneldiğini söylüyor. Roman da yazmayı düşünüyor, ancak uzun soluklu bir iş olduğu için emeklilik dönemini bekliyor. İçinde ukde kalmasın diye bunca iş arasında Edebiyat Fakültesi’ni de okumaya başlayan Yıldırım, ‘İşim gücüm olmasa da bütün zamanımı yazıya ayırabilsem’ diyor. Ve dünya bu kadar kana bulanmışkan, yazarların yazmaktan başka bir umudu olmadığını savunuyor.

 

Gülesin Ağbal DEMİRER

 

‘Anahtar’ ilk hikâye kitabınız.

 

İlk hikâye kitabım. Ancak, ikinci çıkarmayı düşündüğüm, sonradan öne aldığım bir kitap.

 

Nasıl oldu, sıra niye değişti?

 

Çorum Gazeteciler Cemiyeti yüzünden. Cemiyetin Mahmut Tunaboylu Öykü Yarışmasında ‘Anahtar’ isimli hikâyem ödül alınca, hikâyenin de bulunduğu ve adını verdiği kitabı çıkarayım dedim. İlk çıkarmak istediğim ‘Misafir’di aslında. Onu bırakıp ‘Anahtar’ı öne aldık.

 

Bazı hikâyelerin isimleri, meselâ ‘Rötarda Makas Değiştiren Hayaller’, ‘Eylülde Kaybolan Baharlar’, ‘Keşke’ isimli hikâyeler bize bazı ipuçları veriyor. Özellikle bu üç hikâyede hayatta yaşanmamışlıklara karşı bir özlem, kaderin cilvesi gibi hissediliyor.

 

Ben aslında edebiyata şiirle başladım. Şiiri yazarken de kafanızda mutlaka bir öyküsü oluyor. Şiirin verdiği imkânlar ölçüsünde daha kapalı bir anlatımla şiir yazıyorsunuz. ‘Rötarda Makas Değiştiren Hayaller’ bir anda aklıma gelen bir şey oldu. Öykünün bir tarafı yaşanmış zaten. Ben Erzurum’da okudum üniversiteyi. Kantincimiz, bir gün trenle giderken, Aşkale’de uyumuş. Tren rötar yapmış. Ankara’ya gitti diye geri dönüp Erzurum’a gelmiş. Onun sadece gidiş geliş taraflarını alıp, diğer taraflarını kurguladım. Kahramanımız önce babasının yaptığı işi beğenmiyor. Sonrasında hoşuna gitmeyen şeyleri sahiplenmeye başlıyor. Hikâyelerde de biraz ders verme çabam var. Bizde Necip Fazıl’ın tesiri var. Onun öykü ve piyesleri hep tezlidir. Anlatmak istediği olaydan ziyade başka şeylerdir. Tam onun gibi olmasa da birilerine ders verme çabası var.

 

 

Mesaj verme kaygısı eserde edebî yönü zayıflatmaz mı?

 

Zayıflatır evet. Okuyucuya sıkıcı da gelir. Zaten o yüzden bu tür yazan yazarların hikâyeleri pek anlaşılmamıştır. Kıymet verilmemiştir. Necip Fazıl’ın hikâyeleri üzerine bile çok fazla araştırma yoktur. Bu konuda ilk kitap çalışmasını da ben yaptım.  Dediğiniz doğru. Önemli olan ikisini bir dengede götürmek.

 

 

Şair tarafınız aslında ağır basıyor. ‘Anahtar’ın önsözünde şiirde detaylı yazamadığınız için hikâyeyi tercih ettiğinizi söylüyorsunuz. Bu hikâyeye haksızlık değil mi?

 

Aslında edebiyat türlerini incelediğinizde şiir gerçekten edebiyatın anası. Önce şiir vardı. Ben şuna inanıyorum; ilk insan Hz. Adem’se ve dünyaya gönderilirken herşey ona öğretildiyse, yazı da vardı, herşey vardı. Tabi insanların bunu bilmesi, yaygın olması belki mümkün değildi. İnsanlar olayları,  dini ritüelleri hatırlamak için şiiri kullanmışlar, kafiye yapmışlar. Bu hafızalarda kalması, yaşayarak aktarılmasını sağlamış. Bu arada anlatı türü, hikâye de insanın başından geçeni, anısını, nesilden nesile aktarırken, günümüze gelmiş. O yüzden aslında hikâyeye haksızlık değil, hikâyenin hakkını teslim. İkisi birbirinden çok farklı değil. Kimisi şiirle hikâyenin yan yana gelemeyeceğini savunuyor. Gerçekten bu işe kafa yormuş büyük hikâyeciler, şiirle hikâyenin bir birine çok yakın olduğunu, kardeş gibi olduğunu, hatta roman ve hatıratların hikâyeden doğduğunu savunmuşlardır. O yüzden diyoruz ki, şiir edebiyatın anasıysa, hikâye de babasıdır.

 

 

Bir mısra size hikâye yazdırabiliyor ama önce hikâyeye yöneldiğiniz durumlar oluyor mu?

 

Tabiki. Ben öncelikle şiir yazdım. Hikâye yazmayı o dönemlerde denemedik. Sonradan hikâyeye yöneldik. İlk yazdığım hikâyelerin kaydı falan da yok. Öncelikle düşündüğüm zaman metod olarak şiirde ilham geldiği gibi hikâyede de ilham gelmesi lazım. Yoksa oturayım da bu şiirin hikâyesini yazayım şeklinde olmuyor. ‘Anahtar’ hikâyesi meselâ, birden doğmuş bir olaydı. Yarışmaya bu hikâye ile katıldık. Sonuçlar açıklandığında benim kayınbiraderim komaya girdi 15 gün. Onu bekledik. Kaybettik. O hikâyedeki şeyleri yazdıktan sonra yaşadım. Belki yaşadığımda yazsam daha farklı duygularla yazardım. Çünkü biz onu sadece hayalimizde canlandırarak düşündük. Ama hastaneye gidip, yakınınızın o halini görmek, monitörden seyretmek, tepki vermesini beklemek çok zor şeyler. O 15 gün çok zordu. Bunları yaşadıktan sonra yazsam daha farklı olurdu.

 

Hikâyeyi yeniden ele almayı düşünüyor musunuz peki?

 

Yaşadıklarımızı belki başka bir hikâyede yazarım. Artık o hikâye bitti. ‘Anahtar’ kitaba girene kadar çok şekil değiştirdi. Kitaptaki hikâyelerin çoğunu değiştirdim. Bundan sonra da değiştirmeyi düşünmüyorum.

 

Hikâyede sizi ne zorlar?

 

Hikâyede en başta hikâyenin uzunluğu kısalığı beni çok geriyor. Çok şey anlatmak istiyorsunuz, yazıyorsunuz. Okuduğunuzda bu kadar şeyi insanlar niye okusun diyorsunuz. Hatta diyorlar ki büyük ustalar, ‘bir insan yazdığından daha fazlasını eğer yırtıp atıyorsa, o zaman yazar oluyordur.’ Her yazdığınızı sakladığınızda olmuyor. Beni zorlayan şey en başta o. Hele dergi ölçülerinde sayfa sınırı oluyor ki, gayet zor.

 

 

Kısa hikâye yazmak daha zor derler, haklılar demek ki.

 

Evet daha zor. Hele ‘küçürek öykü’ diye bir şey var, bir paragraf, iki paragrafta herşeyi anlatmak zorundasınız. Meselâ Kenan Bey’in(Yaşar) var öyle hikayeleri. O aşırı yoğunlaşma ve zekâ istiyor. Öyle bir yazacaksınız ki, insanlar okuduklarında  bir iki paragrafta sizin tüm anlattıklarınızı anlayacaklar. 3-5 sayfalık hikâyede anlatılanı o iki paragrafta anlatacaksınız. Bunlar da hikâyenin yeni açılımları. Sanat okullarının akımlarına girdiğinizde ne kadar çok tarzın denendiğini göreceksiniz.

 

 

Yeni şeyler denenmiş deyince, dünya yüzünden söylenmemiş söz, yazılmamış konu yok. Yazar olarak bu sizi nasıl etkiliyor?

 

Bir örnek vereyim: Hece şiiriyle ilgili bir yazı hazırladım. Hece şiiri öldü mü, kafiyeler kullanıldı mı, vs. Baktığınız zaman bu sözlerin hepsi kullanıldı, hikâyelerin çoğu anlatıldı, romanların çoğu yazıldı. Konumuz insan olduğuna göre, insanın yaşadığı şeyler de aynı. Ama hayat devam ediyorsa, konuşma da devam ediyorsa, kelimeler hâlâ kullanılıyorsa, bu kelimelerle farklı farklı şeyler yazılmalı. Bu şiir yazıldı zaten diyemiyorsunuz. Siz farklı pencereden bakıyorsunuz. Benim en son yazdığım hikâyeler meselâ terörle ilgili. Bunları yaşayarak görüyoruz çünkü.

 

Cemiyetten ödül aldınız. Uzun yıllar yazıyorsunuz, ödül almak size ne hissettirdi?

 

Ödül almak herşeyden önce özgüven getiriyor. Ödül bu yönden teşvik ediyor ancak ödül avcısı durumuna da düşmek istemiyorum. Nefsi dizginlemek gerekiyor. Yoksa bir sürü yarışma var. Bu yarışmaların az çok çizgilerini okuduğunuz zaman, jüri üyelerinin dünya görüşünden nasıl bir öykü istediklerini önceden tahmin etme şansınız var. Nabza göre şerbet verip ödül alabilirsiniz. Ama bence bu ödül benim için yeterli. Benim doğru yolda yürüdüğümü gösterdi. Azim geldi. Daha güzel şeyleri yapmam gerektiğini gösterdi. Şiir yarışmalarına bir türlü katılamadım. Çünkü bir şiiri herkes farklı yorumlar. Onun yarışmasını bir türlü anlamış değilim. Değerlendirmenin olabileceğini düşünmüyorum. Öyküde yapılabilir. Çünkü öyküde biraz daha teknik değerlendirme yapılabilir. Ama şiir öyle değil. Benim duyguma nasıl puan verilebilecek? Bir başkasının şiiri de güzel. O zaman nasıl puan vereceksiniz?

 

Roman çalışmanız var mı?

 

Romanı düşünmüyor değilim, ama roman için emekli olmam lazım. Roman uzun soluklu bir şey. 3 yıl-4 yıl uğraşılan şeyler. Gözlem yapmanız gerekiyor.

 

İşim olmasa sadece yazıyla uğraşsam diyor musunuz?

 

Diyorum. Emekli olmayı bu yüzden çok istiyorum. Hatta ben şu anda Edebiyat Fakültesi’nde okuyorum. İmkânım olsa işi bırakırım. Çünkü yazıyı daha çok seviyorum.

 

Fakülte ne için? Bu işin okullusu mu olmak istediniz?

 

O da şundan oldu: Benim Abdurrahim Karakoç’la ilgili bir yazım vardı. Bunu internetten takip eden bir arkadaş görmüş, kitaplaştırmak istedi. Benden yazı istediler. Ben yazıyı tekrar gözden geçirdim ve gönderdim. Nar Yayınları’ndan çıktı. Daha sonrasında Türkiye gazetesinde Sefa Koyuncu bu kitapla ilgili bir yazı yazdı. Kitabı incelemiş. 150 tane makale varmış. Orada Abdurrahim Karakoç’la ilgili yapılan değerlendirmelerde 3 farklı ses olduğunu söylüyor. Birisi ben, birisi Beşir Ayvazoğlu, birisi de Muhsin İlyas Subaşı. Üçümüzün ortak noktası onlar hep halk şairi demişler, biz hece şairi demişiz. Bu yazıyı yazan kim diye baksalar ziraat mühendisi görecekler. Edebiyat okumam gerektiğine karar verdim.

 

Mehmet Akif de veterinerdi.

 

Doğru ama benim içindeki ukde. Ben üniversiteyi edebiyat fakültesinde okumak istemiştim. Babam ziraat mühendisi olmamı istedi. Öğretmenlik o zaman pek tercih edilmiyor. Anlatamıyorsun, ben öğretmen değil, edebiyatçı olmak istiyorum. Bundan dolayı üniversitede de arkadaşlarım hep edebiyatçıydı. Onların derslerine girmişimdir, hocalarıyla tanışmışımdır. Kaç yaşınızda olursa olsun bazı isteklerin önüne geçilmiyor, bu da  içimde kalmasın dedim.

 

Siz aynı zamanda yerel basında Çorum kültür hayatına yönelik yazılar da yazıyorsunuz. Çorum kültür hayatı size nasıl fırsatlar sunuyor? Yoksa dezavantajları mı var?

 

Çorum’un kültür hayatı aslında fırsatlar sunuyor. Sadece bana değil, araştırmak isteyen herkese. Çorum’un merkezi ayrı bir hazine, ama bugün bir ilçesi, köyüne gittiğinizde matruşka gibi hepsinden farklı sandık çıkıyor. Anadolu’nun her köşesinde tarihi ve kültürel zenginlikler var. Bunların kaybolup gitmesine gönlüm el vermiyor. Ben ziraatçı olduğum için buradaki göç olayları da dikkatimi çekiyor. İnsanlar göçünce buralardaki kültürü bulmamız mümkün değil. Çünkü okuma yazma bilmedikleri için o kültür yazılıp çizilmedi. Önceden öğretmenler bu işi yaparlardı. Demografik yapıyı, yerel el sanatlarını kayda geçirirlerdi. Şimdi o da yok. Köylerde okullar kapalı. Köylerde yaşayan 3-5 ihtiyar da gittiği zaman bitecek. Çorum’a 1977’de geldim. Lise 4’üncü sınıftaydım. Bir Abdulkadir Hocamız, Ethem hocamız, Atilla Laçin gibi insanlar Çorum için gerçekten büyük şans. Ozulu Hocamın bu yaşta hâlâ araştırmalar yapması bence şans. Ben de onlar gibi olmak isterdim ama onların tanık olduğu olaylar çok fazla. Onlardan sonrakileri de biz yazabiliriz. Benim Çorum’da musıki hayatıyla ilgili çalışmam var. Çorumlu bestekarlar ve Güftekârlar diye. Bunlar arşivlenmezse uçup gidecek. Şu an ben onları bir araya getirdim. 200 eser var. Notalarıyla beraber. Şarkı olarak baktığımızda Çorumlu bestekârların çok eseri var. Şu şarkının güftekârı, bestekârı Çorumlu dediğinizde insanlar şaşırıyor. Mehmet Erbulan’ın bir çok şiirini Yıldıray Çınar türkü formunda bestelemiş. Orhan Gencebay’ın bile bestelediği şiirleri var. Çorumlu Dergisi Çorum kültürü için büyük bir kaynak. Ondan sonra boşluk olmuş. Bu boşluk aslında Hale’yle dolduruluyordu. İnşaallah Hale de en kısa zamanda tekrar yayımlanır. Bunların saklanılmasını kolaylaştıracak şekilde basılması gerekiyor. Dergileri çoğaltırken, tek tek fotoğraflayarak çoğalttık. Keşke bunlar devam etse. Çorum’la ilgili bir şey araştıracağımız zaman ilk başvuru kaynağımız onlar çünkü. Diğer taraftan bu çalışmaların kalabalıklar nezdinde kıymeti yok. Mevlâna der ki, cevheri pazarda satan gördünüz mü? Cevher kuyumcular arastasında satılır. Kimse pazardaki gibi bağırmaz üstelik. Ama pazarda herkes bağırır. Oranın kalabalıklığı ile buranın kalabalığı aynı değil. Anlayan insanlar sayılı, ama bu bir sevda.

 

İlkönce kendim için yazıyorum diyorsunuz.

 

İçimizde kalmasın diye. Benim babam ilkokul mezunuydu. Sağolsun, ta ilk okumaya başladığımda bana kitaplar okutturur dinlerdi. Yılmaz Öztuna’nın ders kitabını okuturdu. Savaşlar, sonuçları, yapılan anlaşmalar. Halbuki o lise kitabı. Tarihe sevgisi bizde de kitap okuma alışkanlığı oluşturdu. Bayağı bir birikim oldu. Ben üniversiteden valiz valiz kitap getirirdim. Babam ‘Ye iç, üstüne başına bir şey al diye para gönderiyorum, sen ne yapıyorsun’ diyordu. Okumanın sonrası yazma geliyor. İçinizdekini dışarıya vurmanın zamanı geliyor sanıyorum.  Benim yaptığım besteleri arkadaşlar çalıp söylüyorlardı. Dergiler ortaya çıkınca Aşkın E Hali, Hale, Dil ve Edebiyat Dergisi gibi dergiler yazmaya sevk ediyor. Yazdığınız bir yer olunca yazmak zorunda kalıyorsunuz. Gazetede köşe yazarlığı çok farklı. Herşeye laf yetiştirmeniz gerekiyor gibi oluyor. Orada da zaman zaman bazı olayları görmezden geliyorsunuz. Taraf olan oluyor, olmayan oluyor. Gazeteyi de bu arada bir arena olarak kullanmak istemiyorum. Yerel gazetede köşe yazarlığı çok farklı ve zor. Yazarsınız kolay, ama sonrasını da düşünmek,  iyi düşünüp yazmak lâzım. Öte yandan edebî metinler yazmanın daha kalıcı olduğunu düşünüyorum.



 


adress Gayrimenkul Emlak&Yatırım Danışmanlığı
Gazi Caddesi Vergi Dairesi Karşısı
3642251616
www.adressemlak.net
BAŞAK OPTİK
Merkez:Gazi Caddesi No: 16/A ÇORUM-Şube: Gülabibey Mah. 1. Millet Sokak. No: 31/B ÇORUM
3642134257
www.basakoptik.com
Sampila
Yavruturna Mahallesi Kuaksiz Sokak No:5/A
2255656
-
Aybike Turizm
Osmancık cad. Ulucami Karşısı No:17/1
2248091
www.aybiketurizm.com.tr


 
 
 
 
Ekleyen :metefor199

ALLAH gönlüne göre versin sınıf arkadaşım yüreğinin götürdüğü yere git şu dünyada bir iz de sen bırak saygılar

  21.09.2013 10:15:07

Han Yazılım
Çorum Hakimiyet 24 Yaşında.